Hakka Kulluk

NOT: Bu kitap henüz yayıonlanmamıştır

ÖNSÖZ

Bimillahirrahmanirrahim

Bizleri kur’an’ın nuruyla nurlandıran, hakka hidayet eden İslam ile şereflendiren Allah’a sonsuz hamt ve senalar olsun. Yeryüzünde güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen, iki cihan güneşi Hz. Muhammed (s.a.v.) e onun güzide al ve ashabına salât ve selam olsun.

Hak batıl mücadelesi Hz. Âdem’den hemen sonra Habil –Kabil olayı ile su yüzüne çıkmıştır. İnsanlık tarihinde hak ile batıl, nur ile zulmet, iman ile küfür hep birbiriyle mücadele içinde olmuştur. Bazen hak batıla galip gelmiş. Hakkın nuruyla yeryüzü aydınlanmış, insanlık huzur bulmuştur. Bazen da hak yolda olanların hakka sarılmalarında gevşek davrandıklarını gören batıl, üzerlerine çullanmıştır.

Hak ile batıl arasındaki bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir. Bu mücadelede bize düşen haktan yana olmak, hakka sarılmak ve hakkı tutup kaldırmaktır.

Rabbim bizi hak ve hakikati anlayan, hakkın mücadelesini veren ve hak yolda yürüyen bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
Gayret bizden tevfik Allah’tan.

İkrami BERKER

GÜZEL SÖZ GÜZEL AĞACA BENZER

“Görmedin mi Allah nasıl misal getirdi? Kelime-i Tayyibe’yi güzel sözü: kökü (yerde) sabit dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zalimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim/24-27)

Görmüyor musun Allah nasıl misaller getiriyor? Kâinatta bakmıyor musun? Böyle bir takım manevi şeylerde tereddüt mü ediyorsun? Her şeyin bir misali mutlaka vardır. Bütün manevi şeylerin benzeri dünyada mutlaka vardır. Yeter ki kafanı çevir şöyle dünyaya ibretle bir bak. Ne kadar maneviyat, ne kadar görülmeyen gerçekler varsa hepsinin dünyada bir benzeri vardır. Bundan ibret almalı.

Kelime-i Tayyibe (güzel söz) güzel bir ağaca benzer. Tefsir âlimleri Kelime-i Tayyibe’yi Kemle-i tevhit diye tefsir etmişlerdir. Şecer; ağaç demektir. Öyle bir ağaç ki, kökü yerin derinliklerin doğru inmiş, yere iyice yerleşmiş, kök salmış. Değme rüzgârlarla, fırtınalarla sarsılmıyor. Dallarıyla yapraklarıyla da gövdesi semaya doğru yükselmiş olan, Rabbinin izni ile her zaman, yaz kış üzerinden meyvesi eksilmeyen çok güzel bir ağaç.

Cenabı Zül Celal güzel sözü güzel ağaca benzetmiştir. Güzel sözden maksat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslam’ın şahadet kelimesidir. Kelime-i tevhittir. Ya da iyi olan her sözdür. Yani insanı hidayete götüren her sözdür. Güzel söz yani İslam kelimesi, müminin güzel amelleri semaya yükselir.

“Güzel söz Allah’a çıkar. İyi amelleri de Allah’a yükselten o (kelime-i Tayyibe)’dir.” (Fatır/10)
Mümin kimse hak sözü söyledikçe ve kelime-i şahadeti, kelime-i tevhidi çok zikrettikçe bu sözleri ve kelimeleri göğe yükselir. Bol sevaptan payına düşeni alır. Kelim-i Tayyibe ehline güzelliklerle dolu cennetler, sonsuz mutluluklar, sayısız nimetler ihsan eder Allah. Onlara orada daimi kalacaklar, Allah’ın lütfüne nail olacaklar.

İşte bütün bunlar kelime-i Tayyibe karşılığında verilen nimetlerdir. Allah’ı seven kalpleri, onu düşünen, tefekkür eden ruhları, Allah böyle sonsuz saadete gark eder. Onun için bol bol zikretmek lazım. Zikrullah’ı dilden düşürmemek lazım. Bir mürşide intisap emiş olan bir müminin çekmesi gereken bili bir tesbihatı vardır. Onu periyodik olarak çeker. Fakat her hangi bir mürşde intisap etmemiş olan mümin mutlak bir mürşit bulmalı, eteğine yapışmalıdır. Ya da en azından hiç olmazsa günde beş vakit namazın akabinde 33 defa ( la ilahe illallah) 33 defa salâvat’ı şerif 33 defa istiğfar etmeli ki, yapılan Salih ameli rabbimize çıksın.

Hz. Ayşe validemiz (r.anha) buyuruyor ki; Resulüllah (s.a.v.) vefatına yakın şu duayı çok okumaya başladı. “Sübhanallahi ve bi hamdihi vesteğfirullahe ve etubu ileyh” ben Resulüllah’ın bu halini görünce ona: Ya resulellah bu duayı çok okuduğunu görüyorum. Sen bundan önce bunu yapmazdın dedim. Resulüllah’ta (s.a.v.): “Yüce Rabbim ümmetimde bir alamet göreceğimi ve o alameti gördüğüm zaman kendisine çok çok tesbih tahmid ve istiğfar da bulunmaya memur olduğumu bildirmişti. İşte ben o alameti görmüş bulunuyorum o alamet inmiş olan Nasr suresidir” buyurdu.

“Kelime-i Tayyibe’yi güzel sözü: kökü (yerde) sabit dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyve verir.”

Allah misallerini bizim anlayacağımız şekilde veriyor. Kelime- Tayyibe’yi şecere-i Tayyibe’ye benzetiyor. Yani güzel sözü güzel bir ağaca benzetiyor. Öyle bir ağaç ki, kökü yerin derinliklerine inmiş. Yere iyice kök salmış, yerleşmiş, en şiddetli rüzgârlara, fırtınalara, kasırgalara dayana bilecek kadar sağlam. Dallarıyla yapraklarıyla da gövdesi semaya doğru yükselmiş, yaz kış üzerinde çok lezzetli meyvesi bulunan, insanlara hem deva hem gıda olan, tazesinde başka lezzet kurusunda başka lezzet bulunan bir ağaç…

Kelime-i Tayyibe bunun gibi öyle mübarek bir ağaçtır ki, o kesin delillerle sabittir. Kâfirler ve münafıklar tarafından batıl sözlerle asla sarsılmaz. Batıl yönden esen rüzgârlar ona en ufak bir tesirde bulunamaz. Zulmün kasırgaları onu yerinden oynatamaz. O müminin kalbinin, vicdanının derinliklerine kök salmış, yerleşmiştir. Şüphe tohumları, nifak, tehdit, baskı, zulüm, işkence ona hiçbir tesirde bulunamaz. Tıpkı Bilal-i Habeşi gibi… Zübeyir b. Avvam gibi… Musap gibi…

Bilal’ı kırbaçlıyorlar yetmiyor. Ayaklarından bağlayarak Mekke sokaklarında sürüklüyorlar az geliyor. Kızgın çöl sıcağında kızgın kumların üzerine yatırıyor göğsüne taşıyamayacağı büyüklükte koca bir kaya parçası koyuyorlar. “Allah’ı inkar et hubele iman etim de kurtul aksi taktirde hayatın böyle işkenceyle geçecek. Belki de bu işkencelere dayanamayıp bir gün işkence altında öleceksin. Ama bizim tanrılarımıza iman edersen kurtulursun” diyorlardı. Bilal o koca kayanın altında zorla aldığı nefesini “ehad, ehad” yani Allah bir Allah bir sözleriyle Allah yolunda harcıyordu. İşte o Bilal dünyada Resulüllah’ın müezzini oluyor. Ahretteki mükâfatını Allah ne ölçüde vereceğini kendisi bilir. İşte bu o ağacın meyvesi…

Zübeyir b. Avvam Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir kayanın arkasında yıkanırken Hz. Ömer onu görüyor. Vücudundaki büyük yara izleri Ömer’in gözüne ilişiyor. Zübeyir yıkandıktan sonra halifenin yanına gelince Hz. “Ömer soruyor: vücudundaki o büyük yara izleri nedir?” diye soruyor. Zübeyir: “gördün mü onları ey emir el müminin! Sekiz yaşında Müslüman olmuştum. Uzak yakın bütün akrabalarım bana düşman kesilmişlerdi. Herkes işkence ediyordu. Hele bir amcam vardı beni hasır’a sarar, sonra o hasır’ı yakardı. Çoğu zaman vücudumdan çıkan sular hasır’ı söndürürdü. İşte bu delikler gedikler ondan kalmadır.”

Bu gün bu yaşlardaki çocukların yaz kurslarında dinini öğrenmesi yasak. Ama ebeveynler o çocukları beraberinde camiye getirmeli camiyi sevdirmeli cemaate alıştırmalı hocayı sevdirmeli ki, büyüdüğünde İslam düşmanı hoca düşmanı olmasın. İman onun kalbine yazılsın, kök salsın.

İman kelime-i Tayyibe ile müminin kalbine kök salmıştır. Dinin diğer rükünleri olan namaz, oruç, zekât, hacc la da muhafaza altına alınmıştır.

İslam dini beş rükün üzerine bina esilmiştir. Ruhu kelime-i şahadettir. Diğer dürt rüknü; namaz, oruç, hacc, zekâttır ki, imanın muhafızlarıdırlar.

Evet, “la ilahe illallah” tan daha büyük, daha yüce, daha güzel bir söz yoktur. Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki;

“Gerek benim söylediğim sözler, bildirdiğim ezkâr ve gerekse benden önceki peygamberlerin söylediği sözlerin en efdali, en güzeli, en yücesi, en parlağı, en yükseği, en mübareği, en faziletlisi “la ilahe illallah”tır.”

Kim devam ederse kalbinde iman kuvvet bulur, itikat, tasdik, yakin muhkemleşir. Dünyada da ahirette de işi kolaylaşır. Sekerat-ı mevtini Allah kolay kılar.

Bir de sak-ı şecere yani ana ağaç vardır ki, o da imanda ihlâstır. Riyadan, nifaktan uzak, imanında samimi, ihlâslı, ciddi yani halis muhlis derler ya öyle olmak. Diğer dalları budakları imanın şubeleridir. Bir hadisi şerifte Redulüllah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“İman yetmiş küsur şubedir. En yükseği “la ilahe illallah”, en aşağısı ise yoldan geçenlere eziyet verecek şeyleri yol üzerinden kaldırmaktır.”

Bir müminin imanı ibadet ve Allah’ı zikirle muhkem olur. O güzel meyve veren ağaç gibidir. Hem dünyada hem de ahrette insana ferahlık verir.

İmanın dalı budağı namaz, oruç gibi ibadetler, yaprakları da zikir ve tesbihattır. Dalı budağı kırık yapraksız ağaç kurumuş kütüktür. Yanmaktan başka bir işe yaramaz. Ama dalı budağı sağlam yaprakları yeşil kurumamış olan güzel bir ağaç da leziz meyveler verir.

İman da böyledir. Dallarında güzel meyveler olur. Onun dünyadaki lezzeti bu; Allah’ı bilmek. Bundan daha büyük lezzet olmaz. Ahirette de sonsuz zevkleri vardır.

“Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.”
İnsanlar ibret alsınlar diye Allah onlara böyle misaller veriyor. Bu misalleri tecrübe etmek isteyenler yeryüzüne baksınlar. Ne var ki, dünya hercümerci içerisinde insanlar çoğu kez bu gerçeği unuturlar.

“Kötü bir sözün misali, yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer.”

Kötü söz gövdesi yeryüzünden koparılmış, sabit olmayan kötü bir ağaca benzer. Kötü söz ki, bu batılın söylediği sözdür. Kötü bir ağaca benzer. Kökü öyle toprağın derinliklerine inmiş değildir. Yeryüzündedir.

Evet, batıl sözler küfre dair bir takım şeyler, batıl davalar, bir takım bed lakırdılar, küfür ve hakkı tekzip, batıla davet, âlemi ifsat yolundaki murdar sözler murdar bir ağaca benzer ki, ne kökü muhteremdir, ne de bir dalı vardır. Tıpkı Ebu cehil karpuzuna benzer. Acı bir şey dalları yerde kökü meydanda, ne koklanacak bir çiçeği ne de yenecek bir meyvesi vardır. Hiçbir işe yarmaz. Kötü söz de böyledir. Hiçbir işe yaramaz. Mesnetsiz, dayanaksız, asılsız, delilsiz ve yersiz sözlerdir. Akıl sahibi insan buna ilgi duymaz.

“Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür.”

İnananları Allah dünya hayatında da ve ahirette de sağlam bir söz üzerinde sabit tutar. Bu sabit ağacın gölgesi altında güzel söze örnek veriliyor. Kökü yeryüzünde bulunan ve devrilmek üzere olan kötü ağacın örneği ise aynı hava içerisinde sunuluyor:
“Allah zalimleri saptırır.”

Böylece ayetin seyri içerisinde her iki ifade arasındaki uygunluk gözler önüne serilmiş oluyor.

Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette vicdanlarda kök salmış bulunan insan fıtratında yer eden ve hayat boyu ameli Salih ile yeşererek mahsulünü veren iman kelimesiyle sabit tutar. Kur’an’nın kelimeleri ve Resulüllah’ın hadisleriyle değişmeden durmalarını sağlar. Hak ehlini muzaffer kılar. Ahrette de kurtuluşa erdirir.

Zalimleri de Allah zulümleri ve şirkleri yüzünden saptırır. Kur’an’ı Kerim de umumiyetle zulümle şirk eş anlamda kullanılmıştır. Onlar yalnız zulümden dolayı değil, doğur yolu gösteren ışıktan uzak kaldıkları, hurafe, evham ve karanlıklarla dolu bataklıkta bocalayıp durdukları, Allah’ın emrine dayalı değil de kendi arzuları doğrultusunda kurdukları sistemlere, koydukları kanun ve prensiplere uydukları için saptırır onları. Bu saptırış zulmedip aydınlığa gözünü yuman başıboşluk ve azgınlık çukurunda yiterek heva ve heveslerine boyun eğdikleri için Allah’ın bu konudaki kesin kanununa uygun olarak tahakkuk ettirir.

Evet, yüksek kişilikli ve derin inançlı kimseler. Her zaman yemiş veren ve yemişinden insanların yararlandığı ağacı andıran güzel söz sahipleridirler. Güzel ağaç misali bu güzel söz, onların ruhlarına kök salmıştır. Dalları da yüksek âlemlere yükselmiştir. Zayıf kişilikli şehvetperestlere gelince onlar, tat ve eser bakımından Ebu cehil karpuzunu andıran kötü kelimenin, batılın, küfrün sahipleridirler.

KUR’AN I

Allah’a hamd resulü Hz Muhammed (s.a.v.) e al ve ashabına salât ve selam olsun.

Kuran, kelime olarak okumak anlamına gelen bir mastardır. Okumak anlamına gelen bu kelime, daha sonra vahiy olarak peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimize indirilen, Fatiha ile başlayıp, Nas suresine ile biten sure ve ayetlerden meydana gelen Mushaf’a ad olmuştur. Mushaf’ın tamamına kuran dendiği gibi bir bölüme hatta bir ayetine de Kur’an denir.

Kur’an’ı İslam âlimleri şöyle tanımlarlar; “Melek Cebrail vasıtası ile Hz. Muhammed (s.a.v.) e vahiy yoluyla indirilmiştir, Mushaf ta yazılmıştır, tevaturen nakledilmiş, okumasıyla ibadet olunan ve kendine has özellikleri olan Allah’ın kelamıdır.”

Bu tanıma baktığımız zaman şu ifade dikkat çekmektir.

1. Hz. Muhammed (s.a.v.) e indirilen bir kelam-ı ilahi olması.
2. Kuranın tedricen Hz. Peygambere 23 senede sindire sindire indirilmiş olması.
3. Vahiy yoluyla indirilmiş olması
4. Hem lafzı hem de manasıyla mucize olması
5. Lafızlarıyla ibadet edilmesi
6. Tevatür yoluyla bize nakledilmiş olması
7. Allah kelamı olması

Bütün bunları tek tek izah etmek konuyu bir hayli uzatacağı için biz bunlara da sadece “lafızlarıyla ibadet edilen” ifadesine kısaca değinmekte yarar görüyoruz.

Kur’an, lafızlarıyla ibadet edilen bir kitaptır. Namaz gibi temel ibadetlerde okunmasına ilaveten kur’an’ı okumak, dinlemek yazılarına nazar etmek (bakmak), başkasına okutmak ve öğretmek ibadettir. Namaz kılmak farz olduğu gibi kur’an’dan namazlarda okuyacak kadar öğrenmekte farzdır. Bu itibarla kur’an’ın tercümesi ile asla namaz kılınmaz. Binaenaleyh her Müslüman biraz gayret ederek kur’an’ı aslından okumayı öğrenmelidir.

Kur’an’ın faziletleri hakkında birçok âlim müstakil eserler yazmışlardır. Biz burada sadece bu konuda rivayet edilen başlıca hadis-i şeriflerden bazıları zikretmekle yetineceğiz. A.İbni Hambel müsnedinde naklettiği bir hadis-i şerifte Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki ilerde karanlık gece parçaları gibi fitneler olacak.” Ey Allah’ın Resulü! Ondan kurtuluş nasıl olacak? Diye sorulunca buyurdular ki. “Yüce Allah’ın kitabı.. Onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin haberleri ve sizinle ilgili hükümler vardır…”

Darimide zikredilen bir hadis-i şerif;
“Bu kur’an’ı okuyunuz. Çünkü yüce Allah size her harfi için on sevap mukâfaat verecektir…” Bir başka hadiste “ Allah katında kur’an’dan daha üstün bir şefaatçı yoktur. Ne peygamber ne de melek.”
“Ümmetimin en şereflisi kur’an’ı taşıyan(ezberleyen)dır.”
“Evlerin en değersizi Allah’ın kitabından yoksun olan evdir.”
“Kur’an’a çalışıpta zorlukla okuyana iki sevap vardır. Kur’an’ı kolay okuyan ise şerefli ve itaatkâr elçi meleklerle beraberdir.”
Kur’an’ı bir vücuda benzetirsek onun başı Fatiha’dır. Besmele tacı, “Elhamdülillah” yüzü, “İyyakena’büdü…” gözleri, “ İhdina’s-sirat’al-müstakim…” ise ruhudur. Zira Fatihasız namaz olmaz ve en faziletli suredir. Kur’an’ın kalbi Yasin suresidir. Rasulüllah (s.a.v.) buyurdular ki: “ Kur’an’ın kalbi Yasin’dir. Bir kimse Allah rızası için ve ahiret sevabı umarak bu sureyi okursa günahları bağışlanır. Onu ölüleriniz üzerine okuyun.” Başka bir hadîs’i şerifte de:

“Her kim bir gecede Allah rızasını umarak Yasin suresini okursa günahları bağışlanır.”
Bu hadîs’i şeriflerden de anlaşılıyor ki kur’an bir ibadet olduğu gibi kulu Allah’a yaklaştıran sağlam bir kulptur. Zira O hablullah(Allah’ın ipi)tır. Kur’an okumakta en çok sevap ta yavaş yavaş, sindire sindire, güzel bir şekilde, tertil, tehvil ve tecvit ile usulüne uygun okumak olduğunun da altı çizilmelidir.

KUR’AN II

Kur’an’ı Kerim ilim, irfan, hikmet, hakikat ve fazilet hazinesidir.

Kur’an’ı Kerim en yüksek ahlakı, en ulvi fazileti en üstün insan olma şerefini kazandıran ilahi bir kitaptır.

Dünya ve ahret saadetini kazanmak isteyen, yolunu güzelleştirmek isteyen ve ahlakını yükseltmek isteyen kur’an’ın emirlerine uymalıdır.

Kur’an’ın bütün emir ve yasakları insanlara, hem yaşayan insanlara hitap etmektedir. Ayetlerden öğrendiğimize göre emir ve yasaklar diriler içindir. Yani Allah (c.c.) kur’an’ı, yaşayan insanlar hayatlarında tatbik etmeleri için, yaşamaları için göndermiştir.

Allah insanı yarattıktan sonra onu dünyada başıboş yaşamaması ve yaradılış gayesini bilip ona göre hayatına bir yön vermesi, ona göre hayatını düzenlemesi için bir kitap göndermiştir.

Evlerimizde kullandığımız araç ve gereçlere bir bakalım. En ufak, en basit bir aleti imal eden fabrika o aletin yanında bir kullanma kılavuzu veriyor.

Bu ne demektir? Bu kılavuzu niçin yazıyor? Niçin buna ihtiyaç duyulmuştur? Bununla bize ne demek istiyor?...

Evet, bununla bize şu anlatılmak isteniyor. Ey bu alete sahip olup, onu kullanan kişi! Eğer bu alet ile birlikte verilen kılavuzdaki talimatlara uyar, ona göre hareket edersen sahibi bulunduğun bu alet randımanlı çalışır. Ondan gereken hizmeti görürsün. Aksi halde bozulur, kırılır, hurdalık olur. Çöpe atmaktan başka bir şeye yaramaz.

Peki, böyle basit bir makineyi yapan bir fabrika o makine için bir kılavuz, bir talimname yazıyor da, insan gibi harikalar harikası Emslinin yapılması beşeriyetçe mümkün olmayan bir makineyi yapan, yaratan Allah o insana dünya ve ahrette huzur ve saadet içinde yaşayabilmesi için bir kılavuz, bir talimname göndermemiş midir?..

İşte o talimname kur’an’dır. Ona uyanlar daima esirgenir, huzur ve saadet içinde yaşarlar. Ona uymayanlar ise hurdalık misali cehenneme atılırlar. Yüce Allah kur’an’ı Kerimde:

“İşte bir kitap ki onu bir feyiz kaynağı olarak biz indirdik. Artık buna uyun ve Allah’tan korkun! Ta ki esirgenmiş olasınız.” buyuruyor. (Enam/155)

Evet, kur’an’ı Kerim feyiz, hikmet ve hakikat kaynağıdır. Rehber bir kitaptır. Nurlu bir kitaptır. İnsanlığı dalaletten kurtaracak hidayete erdirecek yegâne kitaptır. Bu kitaba öldükten sonra uyulmaz. Buna yaşayan insanların uymaları için gönderilmiştir. Buna uyanlar Rabbimizin rızasına, meleklerin duasına ve peygamberlerin şefaatine nail olurlar. Ona uymayanlar ise dünyada ne kadar şaşaalı yaşarlarsa yaşasınlar, ne kadar nimetlere ererlerse ersinler ahiretleri şüphesiz ebedi felaket ve uçurumdur. Neticede durumları fecidir.

Bu Allah’ın yoludur. Allah’ın yolu en doğru ve en ulvi yoldur. Allah ve Resulünün rızasını kazanmak isteyen kur’an’a sarılmalıdır. Selamet yolunu bulmak isteyen kur’an’a bağlanmalıdır. Aydınlığa çıkmak isteyen, nur ve hidayete nail olmak isteyen kur’an’ın emirlerine yapışmalıdır. Bakınız kur’an’ı Kerim bu hususta ne diyor:

“Size Allah’tan hakiki bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Ki Allah rızasına uyanları onun sebebiyle selamet yoluna doğrultur. Onları iradesiyle karanlıktan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru yola iletir.”(Maide/15,16)

Evet, kur’an’a sarılanlar karanlıktan nura çıkar, batıldan hakikate gelir. Kur’an’ın emirlerine uygun bir şekilde hareket etmeyenler ise içinde bulundukları o süfli hayatı şahane bir hayat addederler… Af buyurun! Helâ kurtlarının kanalizasyonu güllük gülistanlık veya kartalların kokmuş leşleri taze konserve zannettikleri gibi…

Ne yazık o halde olanlara… Onların bu yaşayışına aslında acımak gerekiyor. Ne mutlu hakiki olarak İslam’ın yolunu takip eden bahtiyar Müslümanlara…

KUR’AN MUCİZELERİNDEN

Bakara suresi üç hece harfi ile başlıyor. Bu ve benzeri ayetlere “hurûf u mukattaa” ya da yine kur’an’nın ifadesiyle müteşabih ayetler denir ki kur’an da bu tür ayetlere sık sık ratlarız.(Elif lam mim) ve bunu müteakip Allah’ın kitabından söz ediyor.

“İşte bu kitap, Onda hiç şüphe yoktur…”

Kur’an-ı kerim böyle harflerden meydana gelmiştir. Bu harfler kur’an-ı kerimin ilk muhatabı olan Araplar tarafından kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen bu harflerden bu veciz kur’an-ı kerimin bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu kur’an ki onlara defalarca bir benzerini meydana getirmeye davet etmiştir ve aynı zamanda da meydan okumuştur.

Siz de aynı harfleri kullanarak kelimeler oluşturup cümleler kuruyorsunuz. Konuşuyor, şiirler söyleyip nesirler yazıyorsunuz. Bunlar sizin kullandığınız harfler. Öyle ise bir benzerini de siz getirin. İşte meydan okuma bu idi.

“Deki: Ant olsun eğer insanlar ve cinler bu kur’an’ın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler ve birbirlerine destek de olsalar yine de onun bir benzerini meydana getiremezler.” (İsra/88)

Ya da on surenin benzerini getirmeleri için onlara çağrı yapılıyor:

“Yoksa “onu (kur’an’ı) uydurdu” mu diyorlar? De ki “Eğer doğru iseniz haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin ve Allah’tan başka gücünüzün yettiği, çağırabileceğiniz herkesi de yardıma çağırın.” (Hud/13)

Yine aciz kaldılar. Bu sefer hiç olmazsa bir sure meydana getirmeleri için çağrıda bulunuluyor:

“ Eğer kulumuz(Muhammed)e indirdiğimiz (kur’an) dan şüphe ediyorsanız, haydi onun gibi bir sure getirin. Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini (yardıma) çağırın; eğer doğru iseniz. Yok, yapamadıysanız ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının ki o inkârcılar için hazırlanmıştır.” (bakara/23-24)

Böyle defalarca kur’an onlara çağrıda bulunmuş, meydan okumuştur. Fakat onlar bu meydan okumaya cevap vermekten hep aciz kalmışlardır.

Bu bir meydan okumadır. Okuryazar olsun olmasın her Arap’ın okuya bildiği, konuşa bildiği Arapça kelimelerden meydana gelmiş olduğu halde bunun benzerini getirmekten aciz kalmışlardır.

Bu acizlik yalnız kur’an’a karşı değil Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur. Yeryüzü nihayet bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerde (atomlardan)meydana getirebileceği en son şekil ya bir kerpiç, ya bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar uğraşırsa uğraşın yapabileceği budur.

Fakat Allah bir mübdi’ (yaratıcı) dir ki, o zerrelerden hayat meydana gelmiştir. Bu hayatta da insanı aciz bırakan müteharrik, enerjik ilahi bir esrar gizliyor. Hayat sırrı beşerin eremeyeceği, kavrayamayacağı bir sır… İşte böyle kur’an… Harfler ve kelimeler… İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler, kurar. Allah ise bir kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark ölü cisimle hayat fışkıran ruh arasındaki fark gibidir.

“ İşte bu kitap ki, Onda hiç şüphe yoktur. Muttakiler için hidayetin ta kendisidir.” (Bakara/2)

“ İşte bir kitap ki onu bir feyiz kaynağı olarak gönderdik, artık ona uyun! Ta ki merhamet olunasınız.” (Enam/155)

“ Size Allah’tan hakiki bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Ki, Allah, rızasına uyanları onun sebebiyle selamet yoluna iletir. Onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp, dosdoğru yola iletir.” (Maide/15–16)

İSLAM DAVASINDA ÖRNEK BİR NESİL

Bu dava İslam ve insanlık tarihi boyunca bir nesil ortaya çıkmıştır. “sahabe nesli” (R.anhüm) Gerçi bu nesli örnek edinen fertler tarih boyu çok görülmüştür. Ama bu davanın ilk döneminde olduğu gibi çok sayıda örnek insanın bir araya geldiği hiç görülmemiştir.

Bunun sırrını çöze bilmek için üzerinde uzun zaman durulması gereken apaçık bir hakikattir. Bu yaşanmış bir gerçektir. Belki çoklarımıza göre biraz ütopik gibi görülür ama yaşanmıştır İslam tarihinin altın çağı asrısaadet devridir. Ve o devrin kahramanları da bu örnek nesildir.
-SAHABE-İ KİRAM (R.anhum)-

Bu davanın kitabı kur’an-ı kerim önümüzdedir. Peygamberin (s.a.v.) hadisleri, pratik kılavuzluğu, tutum ve davranışları kısaca sünneti; Tarihte bir benzeri görülmemiş olan ilk dönem nesli gibi ünümüzdedir. Önümüzde, aramızda olmayan sadece peygamberimizin şahsıdır. Acaba bu sır bu noktada mıdır?..

Bu davetin yürümesi ve etkili sonuçlar elde edebilmesi için Peygamberimiz (s.a.v.)in şahsının varlığı kesin bir zaruret olsaydı Allah (c.c.) bu daveti insanlığın tümüne şamil kılmaz, O’nu, sonuncu ilahi mesaj niteliğine kavuşturup yeryüzü durdukça bütün insanlığın akıbetini ona havale etmezdi.

Aksine Hz. Allah zikri (kur’an’ı) korumayı üzerine alarak bu davetin peygamberimizden sonra devam edeceğini ve verimli sonuçlar alacağını bildiği halde bu dini O’ndan (s.a.v.) sonra da kıyamet gününe kadar baki kılmıştır. Zira Hz. Allah Kur’an’ı Kerim de :

“Zikri (kur’an’ı) biz indirdik muhafaza edecek olan da biziz.” (1) buyuruyor.
Yani İslam dinini biz indirdik bu dinin kitabı olan Kur’an’ı da onu ihya etmek için gönderdik. Onu muhafaza etmek de yine bize aittir. Onu ancak biz koruruz.

Bu dini kıyamete kadar muhafaza edecek olan Allah’tır. Fakat bu dinin muhafazasını kullara yüklememiştir diye Müslüman yan gelip yatamaz. Allah nurunu tamamlayacaktır. Ancak bu konuda senin hissene düşen ne olacaktır? Senin gayretin hangi noktadadır? Şayet Müslüman hiçbir gayret sarf etmezse, yan gelip yatarsa, Allah o neslin elinden alır, başka bir nesle verir. Tarihte bunlara rastlamak mümkün…

Mesela: ispanya; Endülüs Emevi devleti zamanında hepsi Müslüman dı ve İslam’ın en büyük ilim merkezinden biriydi. Ama bugün bütün Müslüman çocukları Hıristiyanlaşmış; bütün camiler kilise olmuş. Minareler den ezan yerine çan sesleri semayı çınlatıyor, minareler çan kulesi olmuş. Tek nedeni yan gelip yatmalarıdır, kurana sünnete sarılmayıp haktan uzaklaşmalarıdır.

Hâlbuki Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) veda hutbesin de: “Ey insanlar! Size iki şey bırakıyorum bu iki şeye sımsıkı sarıldığımız müddetçe doğru yoldan sapmazsınız selamet bulursunuz. Bunların biri kitabı Allah’ın kur’an, diğeri ise benim sünnetimdir.”

Kur’an aramızda Resulüllah’ın sünneti de bütün teferruatıyla aramızdadır. O halde bu başarısızlığı bu sefaletimizi onun (s.a.v.) şahsını aramızda olmamasıyla açıklayamayız. O halde başka bir sebep aramalıyız. Yani söz konusu ilk dönem neslini besleyen kaynağı araştırmalıyız. Beklide düğüm burada çözülecektir. Onların yetişmelerini sağlayan metodu inceleyelim beklide farklılık buradadır.

Bu nesli bekleyen birinci nesil kaynak sadece kuran idi. Resulü Ekrem (s.a.v.) in hadisleri ve kılavuzluğu, yani sünneti bu ilk kaynağın sadece bir eseri olarak belirmiştir. Nitekim Resulüllah’ın ahlakı hakkında sorulan bir soru Hz Ayşe validemiz (R.Anha): “onun ahlaki kurandı.” Diye cevap vermiştir.

Bu gün biz İslam’dan önceki cahiliyenin tıpkısı, hatta daha koyusu içindeyiz. Tek farkı biraz daha modernleşmiş yani modern cahiliye… Çevremizdeki her şey modern cahiliye damgası taşıyor. İnsanların bakış açısı ile inançları. Alışkanlıkları, gelenekleri, kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, yasa ve hukukları… Hatta İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam düşüncesi ve İslam görüşü olarak benimsediğimiz değerlerini bile çoğu cahiliye ürünü birçok hurafe ile dolu. Bu yüzde İslami değerler vicdanımızda tutunamıyor, kafalarımızda bir İslam bakış açısı belirmiyor, İslam’ın ilk döneminde yetişen o nesil gibi bir benzeri nesil ya da yeterli sayıda bir grup ortaya çıkmıyor

Bunun için önce bu cahiliye cemiyetinin vicdanımızın derinliklerine sinen bakışlarından, dünya görüşlerinden ve bağımlılığından sıyrılmalıyız. Bizim amacımız bu modern cahiliye cemiyetinin pratiği ile uzlaşmak ya da onun egemenliğini onaylamak değildir. O bu vasıfta iken, cahiliye cemiyetini korurken onunla uzlaşmamız mümkün değildir. Bizim amacımız cahiliye cemiyetinin bu bozuk değerlerini değiştirmek için önce kendimizi değiştirmek olmalıdır.

İlk vazifemiz İslam metot ve bakış açısı ile temelden çelişen ve ilahi metot uyarınca yaşamaktan bizleri alıkoyan modern cahiliye cemiyetinin pratiğini kökünden değiştirmektir. Bu uğurda sıkıntı ve meşakkatle karşılaşacağız. Bu tutum bize ağır fedakârlıklar yükleyecektir. Fakat ilahi metodun yeryüzünde kökleşmesine vesile olan modern cahiliyenin hayat metodunu ortadan kaldırmak için Allah’ın desteğine mazhar olan o ilk neslin yolundan gitmek istiyorsak başka bir alternatifimiz, tercih edebileceğimiz başka bir yol yoktur.

HANGİ MÜSLÜMAN

İslam toplumu günümüzde özelliklerini kaybetmiş durumdadır. Kuran’ı kerimde zikredilen Hizbullah’ın özellikleri bugün mevcut değildir. Bu özellikler mevcudiyetini çoktan kaybetmiştir.

Nerede Allah’ı seven ve Allah’ın da kendilerini sevdiği cemaat? Müminlere karşı alçakgönüllü ve şefkatli, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, Allah’ın yolunda cihat edenler yalnızca Allah ve resulünü dost edinenler ve kınayanın kınamasına aldırmayanlar nerede? …

Kur’an a inanıp rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan sakınan öfkelendikleri zaman bile bağışlayan rablerinin çağrısına icabet eden namazlarını gerektiği gibi kılan işlerini aralarında istişare ile yürüten, kendilerine verilen rızıktan infak eden, bir haksızlığa uğradıklarında yardımlaşarak meselelerini aralarında çözümleyen topluluk nerede?

İçinde bulunduğumuz düzenin bozukluğundan, çarpıklığından, adaletsizliğinden hep yakınır dururuz. Bu bozuk düzeni ters yüz edip adil ve hakça bir düzen kurmanın gerekliliğini hep konuşuruz. Bu konuşmalarımızla düzeni değiştirebileceğimizi zannederiz. Fakat bu konuda üzerimize düşeni yerine getirme noktasında yaptığımız hiçbir şey yoktur.

Hep söyleriz İslam nizamı bütün dertlerin tek çözümü. Adalet dağıtan, haksızlığa asla müsamaha göstermeyen, dünya ve ahret saadetini hedefleyen bir düzendir. İslam nizamı bütün problemleri çözer.

Evet, bu doğrudur. İslam bütün problemlerin çözümüdür. Fakat problemler sadece konuşmakla mı çözülecektir? Bu konuda ne yapıyoruz? Hangi aşamadayız? Elimizde herhangi bir program var mı? Varsa onun tarihi uygulamalarla doğruluğunu test ettik mi? Uygulama safhasında – ferdi ya da içtimai - hangi aşamadayız? Ne yaptık? Hangi merhaleleri kat ettik?

Sahabe-i kiram İslam’ı kabul ederek bütün problemlerini çözmüşlerdi. Ancak her problemi çözüme götüren kaynağı öğrenip o yolda yürümekle çözmüşlerdi. Biz hangi yolda ne kadar yürüyebildik? Kuru laftan başka yaptığımız ne var? Sözlerimizle yaptıklarımız bir birine uyuyor mu? Bütün bunlara doğru cevap verebiliyor muyuz?..

İşte bütün bu sorulara doğru bir şekilde “EVET” diyebildiğimiz gün dünyamız da mamur ahretimiz de mamur demektir.

MÜSLÜMANLARIN ZİLLETİNİN SEBEBİ

Bu gün dünya Müslümanlarının durumu yürekler acısı… Tüm dünya Müslümanların zulüm altında inim inim inliyor. Balkanlar da, Ortadoğu da, Uzakdoğu da, Avrupa da, Amerika da, Asya da, Afrika da v.s. dünyanın her yerinde… Müslüman mazlum, Müslüman mağdur, Müslüman hakir, Müslüman hor, Müslüman köle, Müslüman esir… Dökülen kan Müslüman kanı kırılan kemik Müslüman kemiği ezilen baş Müslüman’ın başı, akan gözyaşı Müslüman’ın gözyaşı. Silah denemelerinde kobay olarak kullanılan yine Müslümanlar…

Niçin hep Müslümanlar bu mezalime muhatap? Neden Müslümanlar, kendi yurtlarında kendi vatanlarında bile esaret altında inliyor? Suçları Müslüman olmak mı? Tabiî ki hayır… Kesinlikle H.z. Ömer (R.a.) in hilafetinde Şama giderken yanındaki Übeyde b. Cerrah’a şöyle söylemiştir: “Biz vaktiyle zelil bir kavimdik Allah bizi İslam ile şereflendirdi izzet bulduk. Başka izzet ararsak Allah bizi tekrar zillete düşürür.” Evet, görülüyor ki İslam insanlara zillet değil izzet bahşediyor. Zulüm değil, hak, adalet veriyor. Öyle ise 20.asrın Müslüman’ının suçu İslam olmak değil… Çünkü kur’an’da “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz” “Muhakkak ki izzet ve şeref Allah’ın dır” buyruluyor. Bu demektir ki zilletin sebebi İslam olmak değildir.

Kur’an’a baktığımızda bu zilletin sebebini çok net olarak görüyoruz. Hz. Allah yüce kur’an da şöyle buyuruyor: “Siz kitabın (kuranın)bir kısmına iman edip bir kısmına inkâr mı ediyorsunuz?”

Namaz oruç ayetine evet içki kumar ayetine hayır mı diyorsunuz? Zekât ayetine iman edip faiz ayetini inkâr mı ediyorsunuz? Oruç ayetine yeşil ışık zina ayetine kırmızı ışık mı yakıyorsunuz? Hacc ayetini kabul rüşvet irtikâp ayetlerini red mi ediyorsunuz? Vs.

“Kim böyle yaparsa dünyadaki cezası hizy denilen beladır.” (kölelik, kâfire hizmetçilik, esaret, zulüm ve zillettir.) (4)

Ahkâm-ı ilahiye ye sırt çevirmenin cezası bu… Sen millet olarak Allah’ın ahkâmından yüz çevirirsen, haktan hakikatten uzaklaşırsan bu belalar başına gelecektir. Bu ayeti tekvini’yenin kanunudur. Ve bundan kurtuluş yoktur.

Avrupalının domuz ahırının temizleyicisi olmamızın, onların fabrikalarında, yollarında, maden ocaklarında çalışmamızın, kâfirin hizmetçisi olmamızın başka bir sebebi yoktur. Tek sebebi İslam’ı işimize geldiği gibi yorumlayıp işimize geleni alarak işimize gelmeyeni atmamızdır.

Bundan kurtulmanın tek yolu önce İslam’ı olduğu gibi kabul edip inanmak, sonra yaşamak daha sonrada en yakınlarımızdan başlayarak insanlara anlatmaktır. Ama yaşadığını anlatmak… Yaşamadan anlatmak münafık alâmetidir. Zira Resulü Ekrem (s.a.v.) yaşadı yaşadığını anlattı, Hulefâ-i Raşidin yaşadı yaşadığını anlattı, Ashab-ı Güzin yaşadı yaşadığını anlattı, Tabiin yaşadı yaşadığını anlattı, Ulema yaşadı yaşadığını anlattı, Evliya yaşadı yaşadığını anlattı. Münafık’a gelince O yaşamadı anlattı. Hz. Allah (c.c.) böyleleri için kur’an-ı kerimde:

“Siz insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyormusunuz? Hâlbuki siz kitabı okuyanlarsınız hiç düşünmüyor musunuz?” buyuruyor.

Önce yaşayıp sonrada yaşadığımızı anlatmalıyız. Zaten böyle yapılmadığı için bu zulümden bu belalardan kurtulamıyoruz. Çünkü anlatanlar (genel anlamda söylüyorum) hep yaşamadan anlattılar, anlatıyorlar. Yaşamadan anlatılınca da tesirsiz oluyor hal böyle olunca da belalar sağanak halinde üzerimize yapıyor.

İNANANLAR ÜSTÜNDÜR

Biz Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanı yomuyuz? Allah’ın ahkâmını ne kadar kabullene biliyoruz? Yani biz Allah’ın istediği ölçüde Müslüman mıyız? Onun dinine O’nun göndermiş olduğu dine hakiki veçhile inanıyor muyuz? İnanıyorsak üstün olmamız gerekmez mi? Hz. Allah kur’an-ı kerimde:

“Üzülmeyin, gevşemeyin, inanıyorsanız üstün sizsiniz.” buyuruyor.

Dünya Müslümanlarına bir bakalım; üstün olan, saygın olan, dünya milletleri arasında sözü geçen bir İslam ülkesi var mı?.. Hayır yok. Hep geri kalmış üçüncü ülke durumundayız. Hep gayri Müslim ülkelerin güdümündeyiz. Hep dışa bağımlıyız…

Kafamızı iki elimizin arasına alıp şöyle düşünelim; acaba bu tezat niye? Kur’an üstün olacağımızı söylüyor, biz ise zillet içindeyiz. Her türlü zulme layık görülüyoruz, Küfrün çizmesi altında eziliyoruz. Bütün dünyada dökülen kan Müslüman kanı, akan gözyaşı Müslüman’ın gözyaşı, ezilen baş Müslüman’ın başı, kırılan kemik Müslüman’ın kemiği… Yapılan bütün zulümler Müslüman’a yapılıyor… Suçu mu? Suçu Müslüman olmak… Yani kur’an’ın ifadesiyle çakışan bir tablo karşımızda. Hâşâ! Kur’an’ın ifadesi mi yanlış, Yoksa biz mi inanmıyoruz? Kur’an yanlış olamaz çünkü o kâinatı yaratan, yaşatan, yasalar-kurallar koyarak kâinatı mükemmel bir nizam içinde seyre koyan Allah’ın kelamıdır. Onda en ufak bir şüphe bile söz konusu olamaz. Asla… Öyle ise inancımızda eksiklik var demektir. Demek ki, gerçek manada iman etmemişiz.

İnsan ya inandığı gibi yaşar ya da yaşadığı gibi inanır. İnandığı gibi yaşayamayan insan yaşadığı gibi inanmaya başlar. Biz Türkiye Müslümanları olarak zaten İslam’ı bilmiyoruz. Bildiğimiz birkaç şey. O da eksik ve yanlış olduğundan doğrular söylendiği zaman kabullenemiyoruz. İslam’ın hakikatleriyle karşılaşınca kabul etmiyoruz. Çünkü biz o eksik ve yanlış bilgilerimizle İslam’ı sınırlayıp kendimize göre bir din oluşturuyoruz. Din simsarlarının, sapık fikir akımlarının ve din adamı kılığındaki bozuk zihniyetli kişilerin ileri sürdüğü zırvalarla iyice allak bullak olan zihinlerimiz hepten bulanıyor.

Böyle olunca da İslam’ın hakikatiyle karşılaşınca reddederek kur’an’nın ifadesiyle aslan görmüş yaban eşeği gibi ondan kaçıyoruz. (Müddessir/49,50,51) Bunun neticesinde de zilletten kurtulamıyoruz.

Eğer gerçek manada iman etsek ve İslam’ı kafamızda oluşturduğumuz çerçeveyle sınırlı şekliyle değil de Allah’ın bize gönderdiği ve Resulüllah’ın (s.a.v) tebliğ ettiği şekliyle öğrenerek kabul etsek ve bunu hayatımızın her safhasına yaysak izzet bulacağız.

Hz. Ömer (r.a): “Biz vaktiyle zelil bir kavimdik Allah bizi İslam’la şereflendirdi, izzetli kıldı. Eğer İslam’dan başka yerde izzet ve şeref aramaya kalkarsak Allah bizi tekrar zelil eder.” buyuruyor.

Kur’an İslam’dan başka herhangi bir din, sistem ya da doktrine uyanlardan o uydukları şey kabul edilmez diyor. Bu AB, ABD, KET, NATO, vs. de olsa, bütün küfür düzenleri aynıdır. Onlara uymak bize şeref değil zillet getirir.

Öyle ise İslam’a dönmeli, imanımızı kontrol edip yeniden Allah’ın istediği gibi inanmalıyız ki, gerçek üstünlüğe sahip olalım ve dünya ve ahretin zilletinden kurtulalım.

KÜLTÜREL VE MADDİ KALKINMA

Kültürel yönden geri kalmış bir millet, eğer kültürü sıhhatli değilse, gerçeklerle bağlantısı yoksa yanlışlıkları ve sapıklıkları içeriyorsa, o millet maddi yünden ilerlemişte olsa, kültürel geriliğin tesiri bu ilerlemeye mutlaka damgasını vurmuştur. Çünkü maddi unsur ile kültür arasında mutlak bir ilgi, bir bağ vardır. Çok açık bir şekilde de görüyoruz ki, milletler maddi unsurlarını kendi düşünce ve kültürlerine uygun bir biçimde çıkarmaya çalışıyorlar. Ve çok defa kendi kültür ve düşüncelerini simgeleyen amblemlerini korlar. Amblem koyma dahi ürün ile ürünü yönlendiren kültür arasındaki ilgi ortaya çıkar.

Maddi açıdan gelişmiş millet genellikle gurura kapılıyor. Geri kalmış millet ise üstün milleti taklide götüren bir aşağılık komplesine tutuluyor. Bu gerçek tarihte ve günümüzde gördüğümüz bir gerçektir. Abbasilerin maddi açıdan kalkınmış olduğu devirde Romalı papalar Arap elbisesi giyiniyorlardı şimdi ise biz onların kıyafetini giyiniyoruz.1 Osmanlıların kalkınmış olduğu devirde batıda Türk pereselik hâkimdi. Batılı aydınlar aralarında Türk pereselikleriyle övünüyorlardı. Bugün bizim aydınlarımızda da aynı şeyi görüyoruz. Batıllaşma uğruna nelerimizi feda etmedik. Ahlakımızdan, giyimimizden, sosyal yaşantımızdan, inancımıza kadar neler feda etmedik. Biz üstün olduğumuz devirde kelimelerimiz onların dilinde idi. Şimdi onların kelimeleri bizim dilimizde.(şarkıları, kuaför, butik, kafeterya, pardon vs.)

Çağımızda maddi açıdan ilerlemiş milletler bize tahakküm etmeyi hedefledi. Ve bizi sömürge haline getirdiler. Bu yetmiyormuş gibi “ biz düzenimiz vasıtasıyla ilerledik. Siz de bizim düzenimize girin. İlerlemeniz için önünüzdeki yol bizim yolumuzu takip etmektir” dediler. “din terakkiye mani” dediler. Ama biz iki asırdan beri bir Arap boyu ilerleyemedik. Hep geriledik. Kapitalizm bunu söyledi. Komünizm bunu söyledi. Başkaları da bunu söylüyor.

Bir takım ilkeler koyarak bizi kültürümüzden uzaklaştırdılar. Kültürümüzü bize yabancı kıldılar. Laiklik diyerek inancımızdan dini prensiplerimizden uzaklaştırdılar. Daha dün bağımsızlığını kazanmış olan Müslüman Türkî cumhuriyetlere ilk teklifimiz ; “sakın ha şeriata dayalı bir düzeni benimsemeyin” telkinlerini vermek oldu ve onlarda öyle yaptılar. Bilmedikleri için, şuursuz oldukları için…

Bugün bizde parçalanmış, şuursuz, bilinçsiz, biçare gençlik var. Bu bataklıktan kurtulmak istiyor. Kendisine el uzatacak bir dost bekliyor. Bunların çağrısını kendinse uzatılan kurtarıcı bir dost el zannediyor. Ve sımsıkı sarılıyor. Bir daha da bırakmak istemiyor. Çünkü çağdaşlık düşüncesi onları köleleştirmiş. Çünkü onlarda aşağılık kompleksi var… Düşünce eksikliği var…

________________________

1- 18. asrın sonlarına kadar Paris teki Sorbon üniversitesinde ders veren prof.ler sarıklı, cübbeli olarak kürsüye çıkıp ders anlatıyorlardı ve diyorlardı ki; “ İlmi İslam âlimleri buldu ve dünyaya yaydı. Bu yüzden bu kıyafeti giymeyen ilim adamı olamaz.” Bu gün bizim üniversitelerimizde batının kıyafetleri revaçta ve resmi kıyafet… Smokin, kardinal şapkası batının has özelliklerini, örflerini yansıtan Hıristiyanlığa özgü kıyafetlerdir.

MADDİ KALKINMANIN ŞARTLARI

Uygar bir millet olmak için sadece maddi kalkınma kâfi değildir. Bilakis maddi, manevi, siyasi, askeri, kültürel vs. tüm yönleriyle ilerlemiş, kalkınmış olmak gerekiyor. Yoksa maddi kalkınma kapitalizmde olduğu gibi komünizmde de vardır. Japonya gibi tutucu bir düzende var. Asıl olan maddi kalkınmanın kanunlarını öğrenmektir. Yoksa düzenlerden bir düzene çağırmak büyük hatadır. Sait Havva maddi kalkınmanın şartlarının beş temel esasta toplamış. Belki Sait Havva bir siyasetçi ya da bir ekonomist değil, ama bir âlim sıfatıyla ön gördüğü şartlar isabetli. Sait Havva maddi kalkınmanın şartlarını şöyle sıralıyor.

1. Toprağın alt ve üstü tam olarak kullanılmalı, yani yeraltı zenginlikler (madenler) yer üstü zenginlikleri ( tarım) hiç boşluk kalmamak şartıyla işletilmeli.
2. Boş vakitleri değerlendirip, hiç boş vakit geçirmemeli, gayesiz vakit geçirmemeye çalışmalı,
3. Her alanda yeterli uzmanlara sahip olmalı, her uzmanı kendi alanında ilerlemeye teşvik etmeli,
4. Bu üç şartın en iyi şekilde işlerliği kazana bilmesi için uygun bir ortam ve istikrarlı bir düzenin olması,
5. Bütün bunların yanı sıra ilerlemeye müsait bir kültürün bulunması ve istikrarlı bir düzenin olması,

Bu beş kuraklın mevcut olduğu millet kim olursa olsun, maddi açıdan ileri bir ülkedir. İster kapitalizm olsun ister komünizm olsun, ister tutucu, muhafazakâr, kim olursa olsun durum böyledir. Fakat bu beş kuralın bulunması kesinlikle şarttır. Diyor Sait Havva…

Evet, nerede bu beş şart bulunmuşsa orada maddi açıdan kalkınma olmuştur. Nazi düzeni bütün sertliğine rağmen, bu beş şart bulunduğu için maddi kalkınma Almanya’da olmuş, hem ülkesini altı sene içinde hızla geliştirmiş, neredeyse dünyayı çiğneyip geçecek dereceye gelmiş ve dünya savaşı yapa bilecek bir sıçrama yapmıştır.

Japonya, bu beş şartı bir araya getirdiğinde başardı. Amerika’da vaktiyle Rusya’da aynı durunda idi. gelişmeyi arzulayan istikrarlı bir düzen maddi kalkınmada ilerlemeyi ön gören bir kültür, değerlendirmiş toprak hakkıyla faydalanılan zaman teşvik edilen uzmanlık… Neticede çok kısa zamanda maddi kalkınmada ilerleme sağlamıştır.

Ancak, kültürle iç içe olan istikrarlı düzen sürekli olmayıp geçici olursa bu maddi kalkınmadaki ilerleme kendi yıkılışını kendisi uzayan dalları, genişleyen yaprakları arsında taşır.

Nazı düzeni kendi yıkımını kendi dalları arasında taşımış hayal olmuştur. Komünizm kendi yıkılışını kendi dalları arasına taşımış tarihe karışmıştır ki acı feryatlarını yakından duyduk ve gördük.

Bugün kapitalizm de feryat içinde can çekişiyor. Çünkü oda yıkımını dalları arasında taşımaktadır. Japonya’da yıkımını dalları arasında taşımaktadır. Oda feryat içinde yıkılıp gidecektir. Çünkü hepsinin düzeni sömürüye dayalıdır. Hiç birinin istikrarı devamlı değildir. Hepsi geçicidir. Çünkü adil bir düzen söz konusu değildir.

Adaletli ekonomik bir düzeni olmayan kalkınma yıkımının da beraberinde taşır. Adil ekonomik bir düzen malı sadece helalinden alır ve hak ettiği yerden başka yerde harcamaz. Eğer böyle bir düzen söz konusu değilse ki, sömürü üzerine kurulmuş bir düzen de bundan söz etmek mümkün değildir. Binaenaleyh böyle bir sömürü düzeninde istikrardan söz edilmez. Dolayısıyla yıkımını dalları arasında taşır. Ve yıkılır gider.

RİSALET

“Ey insanlar! Peygamber Rabbinizden size gerçekle geldiği zaman hayrınıza olarak iman edin. İnkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir” (Nisa/170)

Burada bütün beşeriyete şamil bir davet yapılıyor ve bütün kâinata ilan ediliyor ki, Rasulullah (s.a.v) Allah’tan hakkı getirmiştir. Ona iman eden büyük hayırlara namzettir. Şayet inkâr ederlerse Allah onların hepsinden müstağnidir ve hepsini muahezeye kadirdir.

Evet, bu bir davettir. İşte risalet müessesesinin gaye ve tabiatı; Allah insanlara peygamber göndermeyi iktiza ediyor ve buyuruyor ki;

“Peygamber göndermeden hiçbir kavme azap etmeyiz” (İsra/15)

Risalet müessesesi daha önce her kavme ayrı ayrı peygamber gönderdikten sonra Hz. Muhammed (s.a.v) bütün beşeriyete peygamber olarak gönderiliyor ve bu müessesenin hitana erdiği katiyetle bildiriliyor.

Risaletin asıl gayesini de şu kelam-ı ilahi ile insanlığa arz ediyor.

“Peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı hüccetleri olmasın diye” (Nisa/165)

Şayet bu risalet bütün beşeriyete şamil olmayıp muayyen bir kavme hitap etseydi şüphesiz ki, diğer insanları Allah’a karşı bir hücceti bir mazereti olacaktı.

Allah tebliğ ve beyan etmediği bir şeyden insanları muaheze etmesi ilahi adalete yakışmaz. Öyle ise umumi bir risaletin zarureti vardır. İşte bu zaruret Hz. Muhammed (s.a.v) in peygamberliğinin tüm beşeriyete şamil olması ile yerine gelmiştir. Çünkü adl-i ilahi tebliğden sonra muaheze etmeyi icap ettiriyor. Bu Allah’ın adaleti ve kullarına olan merhametinin neticesidir ki, bu da şu kelam-ı ilahi ile bir hak olarak tecelli ediyor.

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiya/107)

Hem dünyada hem ahirette ebedi saadete ve rahmete vesile olasın diye...

Medeniyet dediğin ilim, irfan demektir
Bizdekine gelince düpedüz b.. yemektir.
O.Y. SERDENGEÇTİ

İSLAM VE İRTİCA

Günümüzde irtica deyince zavallılar ne demek olduğunu bile bilmeden Müslümanları gösteriyorlar. Nedir bu irtica? Bu aziz milletin ahfatları yani bizler neden bu konu üzerinde bu kadar çok konuşuyoruz? Niçin bu irtica sözü ağzımızın sakızı haline geldi?

Önce irtica’ın anlamından başlayalım. İrtica; sözlükte geriye dönmek, gerilemek, başka bir tabirle gericilik demektir. Peki, ama niçin bu çirkin ifade Müslüman a söyleniyor. Müslümanlar mı gericiliği hortlatıyor? Müslümanlar mı ilerlemeyin diyor? İslam mı ilerlemeyi engelliyor?

Tabii ki kesinlikle ayır. İslam hiçbir zaman ilerlemeyi engellemez. Tam tersine “bugünü dününe eşit olan zarardadır.” Hadisi ile ilerlemeyi emreder.

Tarihe şöyle bir göz attığımız zaman İslam’ın her alanında en ileride en ileri seviyede olduğunu müşahede etmemek mümkün değil. Çünkü Müslümanlar inanırlar ki İslam gerilemeyi değil, ilerlemeyi emreder.

Tarık bin Ziyad Endülüs’e ilk giren keşif komutanı bir bakıma delilik gibi görülen bir olayın faili (kahramanı) olarak görürüz ki 5.000 kişilik bir ordu ile karşı sahile gelmiş olduğu gemileri batırarak “Müslüman geriye dönmez ilerler” demiştir. Ve Endülüs’ün fethinden sonra Endülüs büyük bir ilim merkezi olmuştur. Harezmîlerin, Zamahşeri’lerin, Farabî’lerin, İbni Sina’ların, Nasrettin Tusi’lerin Ulubey’lerin ve 18. Asra sonrasına kadar Avrupa da ki kitaplara ders olarak okunan daha nice İslam bilginlerinin tohumları atılmıştır. Galile yaşadığı dönemde “dünya yuvarlaktır ve dönüyor” dediği için batıl dünyası “böyle bir şey olmaz” diyerek onu idam etmişti. Hâlbuki bu Müslümanlarda aha önceden öğrenilmiştir ki dünya yuvarlaktır ve dönüyor. (Selçuklu sultanı melik şah’ın kardeşi Ulubey tarafından Sivas’ta kurduğu rasat hanede bunu keşfetmiştir. Galile ise Ulubey de kopya olarak almıştır.)

Hazreti Mevlana batılı düşünürlerin ilham kaynağıdır. Ve bundan ilk defa paskalın istifade ettiğini görüyoruz. Her yıl mayıs ayının ilk haftası Mevlana haftası olarak düzenleniyor. Tüm dünyadan bilgiler katılıyor ve onun en iyi şekilde anlatanlarda Mevlana’nın adını bir Mevlana ödülü veriyorlar. Hangi ülkede, hangi dinde bir bilginin adına bir hafta düzenliyorlar. Ve onun insanlığa vermiş olduğu hizmetler anlatılıyor.

İşte bu tür amma haftaları yalnızca İslam bilginlerine Türkiye’de düzenleniyor. İşte ibni Sina’lar, Mevlana’lar, İbrahim Hakkı’lar gibi İslam bilginlerine düzenlenen bu tür törenler bütün dünya milletleri katılıyor.

Hal böyle iken benim hala anlayamadığım konu var. Bu da Müslümanlara mürteci denilmesidir ki İslam ilerlemeyi emrederken, niçin irtica gibi gericiliğin simgesi korkunç bir isimle vasıflandırılıyor.

İslam’ı öncü gibi görüp, Müslümanları mürteci gibi gösteren ve memleketimizde kasıtlı olarak din düşmanlığı yapan kafası kalbi ve ruhu kadar kapkaranlık olan ve girdiği sokaklardaki sokak lambalarına gölge düşüren o karanlık aydınlara soralım.

Memleketin ilerlemesi için yatırımlar yaptınız, fabrikalar kurdunuz.
Çalışıp çağın gerektiği kadar da olsa herhangi bir ilmi buluş gerçekleştirmek istediğinizde İslam mı size engel oldu?...

İlmi araştırmalar yapmak isteyen ilim adamlarına zemin hazırladınız da İslam’a aykırıdır diyerek Müslümanlar mı size mani oldu?...
Üniversitelerde araştırma merkezleri kurdunuzda din mi muhalefet etti?...
Avrupa seviyesinde bir ülke olalım dediniz. Fakat Avrupa’nın bizden götürdüğü ilim ve teknik yerine kültürünü ve modasını aldınız. Avrupa da disko çıktı. 4 saat sonra Maksim gazinosunda oynandı. Mini etek çıktı,7saat sonra İstanbul da dikildi ve piyasaya sürüldü.

Bugün uzay çağını da geçtik. Bilgisayar çağındayız. Hala liselerimizde bir bilgisayar dersi okutulmuyor. Adı bile geçmiyor. Üniversitelerimizdeki sözüm ona profesörleri bilgisayarla ilgili araştırmalar, icatlar üzerinde çalışmaları gerekirken taklitten başka bir şey yapmıyorlar.

İşte ey karanlık aydın!.. Sana soruyorum bunlar mı seni muasır medeniyet seviyesine yükselecektir?.

Başörtülü olan Üniversiteli genç kızlarımıza okumalarına mani oldunuz. Üniversite imtihanlarına girmek isteyen başı örtülü kızları imtihana sokmadınız. Tekrar soruyorum. Hani sizin demokrasi anlayışınız? Hani laiklik ilkesine olan bağımlılığınız. Korkarım biraz daha sokaktaki başı örtülü olan kadınlara bile sokağa çıkma yasağı uygulanır.

Anlamıyorum… Anlamıyorum neden dini geleneklerini yerine getirmeye çalışan örtüsünü giyen Müslüman mürteci oluyor da sokakları kasap vitrini haline getiren, adeta birer et panayırı haline getirenler çağdaş oluyor? Yoksa çağdaşlık donsuzluk mu? Çıplaklık mı? Anlamıyorum sokaklarımızı gezilmez hale getiren moda niçin irtica olmuyor? Eğer çıplaklık medeniyet ise Afrika da ki yamyamlar sizden daha medenidir.

Bilgisayar çağında ta taş devrine ilkel çağlara uzanan bu çıplaklık niçin irtica değil de Müslüman’ın örtüsü? Hâlbuki taş devrinde bile insanlar avlandıkları hayvanların derileriyle ayıp yerlerini örtmüşlerdir.

Fakat ne gariptir ki günümüzün modası taş devrinden daha ilkel olduğu halde ne irtica diye adlandırıyor, ne de insanlığa yakışmaz medeniyet değildir deniyor. Aksine o karanlık aydınlar tarafından ilerlemenin bir parçası gibi teşvik ediliyor.

İşte biz diyoruz ki gelin bütün bunları bir kenara itelim, bilime tekniğe önem verelim. Teknolojiye ilme sarılalım ve ilmin ışığında yükselip, muassır medeniyet seviyesinin en üstüne çıkalım. Var mısınız?...

Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden
Din de gitti dünyada gitti elimizden
İbrahim EDHEM

DİYALOG ALDATMACASI

Dinler arası diyalog ifadesi İslam’ın haricinde İslam’dan başka dinlerin meşruiyetini kabul etmektir. Bu büyük bir yanılgı, hatta yanılgıdan öte büyük bir bedahet ve de sapkınlıktır.

Eğer Hıristiyanlık ve Yahudilik meşru birer hak din olsalardı İslam dinine ihtiyaç olmazdı. Yahudiler Hz. Musa’nın getirdiği tevhit dinini tahrif ettiği için Allah Hz. İsa’yı İncil ile gönderdi. Hıristiyanlar da Hz. İsa’nın getirdiği o tevhit inancını tahrif ettiler. Sonra ahir zaman peygamberi hatem’ül-enbiya Hz. Muhammet (s.a.v.)i İslam dini ile gönderdi ve tek hak din olduğunu da bu dinin kitabı olan kur’an da beyan etti:
“Allah katında hakiki din yalnızca İslam dinidir.” (Âli İmran/19)
İslam’ın dışında meşru bir din olmadığı gibi İslam’ın ve Müslümanların da böyle bir diyaloga ihtiyacı yoktur. Bu diyalog saçmalığı ehlisalibin hileli oyun ve aldatmacasından başka bir şey de değildir.

Hiç şüphesiz ki bu onların çirkin emellerine ulaşmak için tezgâhladıkları sinsi planlarından biridir. Buradaki gayeleri de şuursuz Müslümanların zihinlerini bulandırmak, şüphe tohumları saçmak ve ardından da misyoner faaliyetlerle Müslüman milletin bilgisiz olan gençlerini Hıristiyanlaştırmak…

Ne acıdır ki böyle bir gaflete düşen yetkili bir imam hatipli… Bu dönemde Hıristiyanların misyoner faaliyetleri alabildiğine yaygınlaşmış durumda ve hiç hız kesmiyor. Kilise evler, bedava İncil dağıtmalar ve özel radyo aracılığıyla propagandalar alabildiğine yaygın ve hiçbir müdahale de söz konusu değil. Ama bir hoca efendi onbeş yaşına gelmemiş çocuklara dinini öğretmeye kalkışırsa hapsi boylar. İşte diyalogun nimetleri(!)

Bir Müslüman’ın diyalogdaki maksadı ne olabilir? Anlaşılır bir yanı yok. Görkemli kilise ve havra yanında baraka bir cami, papaz ve hahamın arkasına itilmiş diyanet işleri başkanı İslam’ın izzetini mi arttırır?

İslam gayrimüslim ile antlaşmalar yapar ama İslam’ın lehine olursa.. Hz. Resullullah (s.a.v.) Medine de Yahudilerle ve müşrik Araplarla antlaşma yapmıştır. Fakat bu antlaşma onbin nüfuslu Medine de bin beşyüz Müslüman’ı koruma ve kollamayı hedef almıştır. Ve hâkimiyeti de ele almıştır. Yani bu sözleşme ile İslam kendi devletini kuruduğunu ve azınlıkta olan tabiri caizse bir avuç Müslüman’ın hâkimiyeti ele aldığını ve resulüllah (s.a.v.) da bu devletin başkanı olduğunu ilan etmesi ile bu sözleşme yeryüzündeki ilk anayasa özelliğini taşımakla tarihteki yerini almıştır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yapılan tüm antlaşmalar İslam’ın lehine ve Müslümanların menfaatine idi. İslam anlaşma yaptığı gayrimüslimlere cizye şartı getirmiştir.onlar kendi dinlerinde serbest kalırlar ancak cizye ödemek şartıyla.. Ayrıca hiçbir gayrimüslim kendi dinini bir Müslüman’a telkin edemez ama Müslümanlar İslam’ı tebliğ ederlerdi.

Fatih sultan Mehmet Yahudi ve Hıristiyanlara kendi dinlerini serbestçe yaşama hakkı tanımış. Osmanlı darülacezede kilise, havra ve camiyi yan yana yapmış ibadette serbest bırakmış ama hem cizye almış hem de onların dinlerini telkin etmeye izin vermemiştir.

Peki, bu diyalogda ne gibi bir antlaşma yapılmıştır? Kime ne serbestliği getirmiştir? Bu diyalog hangi din için faydalıdır? Ve kime ne yarar sağlamıştır?

Ehli salibin misyoner faaliyetlerini aleni ve hızlı bir şekilde serbestçe sürdürmesinden anlaşıldığına göre eğer bir antlaşma varsa o da ehli salibin lehine yapılmış, onların lehine cereyan etmekte ve Müslüman’ı kâfirleştirme gayesi güdülmektedir. Zaten onların yegâne arzuları da budur. Hâlbuki İslam:
“ yeryüzünde fitne(küfür) kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” diyor.
(Bakara/193)

İnsanı parayla satan
Kahpe kucağında yatan
Batının taklidini yapan
Medeni sayılır bizde
Mustafa KARAKOYULU

İTİKAT SAVAŞI

Kur’an Hz. Peygamberin şahsında müminler ile Yahudi ve Hıristiyanlar arasında cereyan eden savaşın ve güç yetmeyecek bedeller gerektiren ihtilafın tabiatını açıklıyor.

Yahudi ve Hıristiyanlar, Müslümanlarla savaşa devam edecekler, çeşitli tuzaklar hazırlayacaklardır. Kur’an’ı bırakıp hakikatten vazgeçmedikçe, bu yakini imanı terk edip onların şirk ve dalalet dolu kötü tasavvurlarına kapılmadıkça onlar savaşa devam edecekler, bırakmayacaklar ve asla müminlerden razı (hoşnut) olup barış yapmayacaklardır.
“Sen onların dinine dönmedikçe Yahudi ve Hıristiyanlar senden razı olmazlar. De ki, Allah’ın hidayeti asıl hidayetin ta kendisidir. Şayet sana gelen ilimden (hidayetten) sonra sen onların heva ve heveslerine uyacak olursan ant olsun ki artık senin için Allah tarafından ne bir yar ne de bir yardımcı vardır.”
( bakara/120)

İşte asıl sebep… Onlara ne verirsen ver, hangi arzularını yerine getirirsen getir… Sen onların dinine tabi olup hakkı terk etmedikçe senden asla razı olmaz ve seni asla sevmezler…

İşte Yahudi ve Hıristiyanların her zaman ve her yerde Müslümanlara karşı giriştikleri savaşın yegâne sebebi. Birbirlerine düşman olmalarına rağmen onları müşterek bir savaşa sevk eden hakiki amil… bu bir itikat savaşı(din savaşı) dır. Zaten “Bush”ta: “bu bir haçlı hilal savaşıdır” diyerek itiraf etmedi mi? Yalnız, İslam’ın ve Müslümanların düşmanları bu savaşı çeşitli renklere boyamaktadırlar. Üstüne çeşitli armalar koyarak başka başka adlar altında yürütmektedirler. Bu dinin müşterek düşmanları savaşın adını ve armasını değiştirirler ve din savaşı yaptıklarını gizler söylemezler. (Bush ağzından kaçırdı)

Hayır… Bu bir itikat savaşıdır. Bu bir iman kavgasıdır. Bu bir din mücadelesidir. Ne arazi (sınır)çatışması, ne sömürgecilik, ne askeri ve silah yarışına ait çarpışma, ne nükleer silah iddiası, ne de benzer yalancı bayraklar ve maksatlar, hiçbiri değil… Onlar aslında bizleri aldatıyorlar. İçlerindeki esas gayeleri gizli… Girdikleri her yere misyonerleri de götürüyorlar ve özellikle gençleri dininden uzaklaştırıyorlar. Ülkemizde de dinler arası diyalog adı altında oynadıkları sinsi oyunla misyonerlik faaliyetlerini pervasızca sürdürüyorlar. Evlerin altında kiliseler açarak gençleri Hıristiyanlaştırıyorlar.

“Kendilerine kitaptan bir nasip verilenlere (Yahudi ve Hıristiyan âlimlerine) bakmaz mısın? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.”
(nisa/44)

“Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden (Yahudi ve Hıristiyanlardan) her hangi bir topluluğa uyarsanız sizi imanınızdan sonra çıkarır kâfir yaparlar.” (Âli İmran/100)

Evet! Onlar, kendilerine hak zahir olduktan sonra nefislerindeki hasetten dolayı Müslümanların küfre dönmelerini arzu ederler. Onlar Müslümanları Yahudi veya Hıristiyan yapmak için çalışırlar. Bu gaye tahakkuk etmedikçe de Müslümanlardan asla razı olamazlar ve onlarla dost olmazlar.

İşte onları memnun edecek biricik bedel… Oysa kat’i emir ve hakiki hüküm hemen ardından geliyor:

“De ki, Allah’ın hidayeti asıl hidayetin ta kendisidir.”

Kısa ve âlemşümul bir hüküm Allah’ın hidayeti hidayetin ta kendisidir. Geriye kalanın hepsi boş ve hiç birisi hidayet değildir. Allah katında hiçbir değeri yoktur. Bunda hiç şüphe yok… Bütün çırpınışlar boşuna…

“Kim İslam’ın haricinde başka bir din arasa (edinirse) o ondan kabul edilmez ve o ahrette zarar edenlerden olur.” (Âli İmran/85)

İşte sonuç bu… Bütün kapılar kapalı. Az veya çok hiçbir fedakârlık, hiçbir taviz yok. Sakına onların sadakatine inanmayın ve dostluklarına güvenmeyin. Ve asla böyle bir temayüle de kapılmayın. Zira sonu hüsrandır…
“Şayet sana gelen ilimden (hidayetten) sonra sen onların heva ve heveslerine uyacak olursan andolsun ki artık senin için Allah tarafından ne bir yar ne de bir yardımcı vardır.”

İşte kat’i hüküm ve korkunç tehdit… Sana gelen hidayetten sonra onların heva ve heveslerine uyarsan senin için ne bir yar ne de bir yardımcı vardır. Allah ve Resulünün düşmanı ile dostluk Allah’ın ve Resulünün düşmanlığını getirir ki; bu da hüsranın en büyüyüdür.

Silkinip atmazsak asırlarca süren uykumuzu
Kara günler kuşatır hep yaşayan ufkumuzu
H. Tevfik PAKSU

KÂFİRLERLE DOSTLUK

“Ey iman edenler Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimleri sevmez.” (Maide/51)

Müslümanlar hiçbir zaman Yahudi ve Hıristiyanları dost edinemezler. Hele bu dostluk Müslümanlardan bir zümrenin aleyhine ise asla…

Bu gün orta doğuda bir Müslüman kıyımı var. Yıllardır orta doğuda Müslümanları bir bir yok etmek için Siyonizm, emperyalizmle birleşip büyük tahribatlar yapmışlardır.

Ağlama duvarının önünde Müslümanları toptan yok etmek için yemin eden, 1991 Irak savaşında bütün Hıristiyan âlemine kiliselere toplanıp dua etmeleri için emir çıkaran, “bu bir din savaşıdır.” Hıristiyanlığın zaferi için dua edin diyen haçlı ordusunun başkumandanı baba Bush’tan sonra gelen oğul W.Bush babasının izinden gideceğine söz verdi. 11 Eylülde bu bir din savaşıdır diye düşüncesini ve hedefini açıkça ilan etti ve eften püften bahanelerle Irak savaşını başlattı.

Buna yardım etmek amacıyla üsslerini açan, asker göndermek için çırpınan zavallı Müslümanlar! Onların (Hıristiyanlığın) zaferi için dua eden zavallı Müslümanlar! Onların ölülerine şehit diyen zavallı Müslümanlar!..

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allahtan ilişiği kesilmiş olur.” (Ali İmran/28) Ayetini hiç duymadılar mı?

Uhud da Resulüllah’ın Ebu Süfyan’na cevaben Hz. Ömer’e: “sizin ölüleriniz cehenneme, bizim şehitlerimiz cennete gitti. De!” hadisini hiç duymadılar mı?

Birinci körfez savaşında Irak tarafından israil’e atılan bombalar neticesinde ölen İsrailliler için gönlü tüllenen büyük hoca efendiler! Irak’ta yağan bombalar altında şehit düşen yüz binlerce Iraklı Müslüman için, açlıktan ve ilaçsızlıktan dolayı ölen binlerce Iraklı Müslüman çocuklar için, mezhep imamımız imam-ı azamın, büyük şeyh Abdulkadir Geylani’nin, kâinatın efendisi Hz. Peygamberin sevgili torunu Hz. Hüseyin’in ve daha nice İslam âliminin makberleri üzerine yağan bombalar için de aynı duyguları taşıya biliyor mu? Taşıyorsa niçin bunu söylemiyor? Yoksa kına mı yaktı?

Yahudi’nin yaptığı bunca mezalim karsısında, bu mezalimi göz ardı ederek hala onları masun göstermeye çalışmak, cidden üzücüdür.

Onları Allah reddediyor. “onlar lanetli bir kavimdir” diyor. Bütün karakterlerini, kanlarındaki, genlerindeki kötülüğü, fıtratlarındaki şahsiyetsizliği, Allah’a, Resulüllah’a meleklere ve tüm insanlığa olan düşmanlıklarını bir bir anlatıyor. Resulüllah reddediyor. Onları Medine den sürüyor. Buna rağmen onları masum görerek gönlüm tüllendi demek bir Müslüman âlimin ağzına yakışan bir ifade değil doğrusu.
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allahtan ilişiği kesilmiş olur.”

Şüphesiz ki Allah’a hakiki bir iman ve hüküm vermek için Allah’ın kitabına davet olundukları halde O’ndan yüz çeviren Allah’ın düşmanlarını sevmek ve dost edinmek ile Allah’a iman ve Allah’ı sevmek aynı kalpte barınabilecek, beraberce varlığını sürdürebilecek türden duygular değildir. İşte bundan dolayıdır ki, müminlerin böyle bir dostluktan şiddetle kaçınmaları için emri ilahi arz ediliyor. Hayatta kitabullah’ın enine rıza göstermeyenleri dost edinen Müslümanların İslam hududunun dışına çıktıklarını kesinlikle ifade ediyor.

Bu dostluk ister kalbi bir dostluk olsun, ister ona yardım etmek şeklinde olsun, ister onun yardımını talep etmek tarzında vuku bulsun fark etmez, hapsi müsavidir.

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler.”

Ayeti kerime, müminlerin müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmelerini, kâfirlerle dostluktan sakınmalarını emrediyor. Çünkü kâfirler için kâinatta hiçbir kudret ve tasarruf hakkı yoktur. Her şey Allah’ın kudretine dayanıyor. O şüphesiz müminlerin yardımcısıdır. Ve bu yardıma başka kimse muktedir olamaz.

Şayet dostluk kurulursa ne okur?
Bunu yine yüce Allah bu ayetin devamında bildiriyor:

“Kim böyle yaparsa Allahtan ilişiği kesilmiş olur.”

Onun Allah ile hiçbir ilişiği kalmamıştır. Ne yakınlık, ne sıla… Ne din, ne akide… Ne dostluk ve ne de rabıta… Hepsi kopmuştur. O Allah’tan uzak Allah da ondan uzak… Aradaki bütün bağlar kopmuştur.

Fakat bazı durumlarda düşmanın şerrinden emin olmak için bu dostluğa müsaade edilmiştir. Ama bu dostluk lisanî bir dostluktur. Yoksa ne kalbi ne de fiili bir dostluğa asla izin yoktur.

İslam’ın bu konudaki hükmü şöyledir. Bir kâfir hayatta kitabullah’ın hükmüne razı olmadığı halde böyle biri ile Allah’a iman eden bir kul arasında ki sevgi ve dostluk, asla müsaade edilen bir korunma şekli değildir. Nitekim bir müminin, nasıl olursa olsun bir kâfire yardım etmesinin de, onun zararından korunmakla hiçbir ilgisi yoktur. Basit bahanelerle Allah’ı aldatmaya kalkışmak ne bir ehemmiyet ifade eder, ne de böyle bir hilekârlığa müsaade edilmiştir. Yani kısa ifade ile şunu söyleyelim: Sudan bahanelerle kâfir ile dostluk asla mümkün değildir. Ayrıca küfre rıza küfürdür.

Uymayın der din, siz’e…
Uyarsınız dinsizse.
Ne icat ettiniz de
Mani oldu din, siz’e?
Garip YETİMOĞLU

KÂFİRLERE UYMAK

“Ey iman edenler! Eğer o kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, sizi imanınızdan sonra gerisingeri çevirirler de kâfir ederler.” (Âli İmran/100)

Bu ayet-i kerime de Allah İslam ümmetini Müslüman olmayanlara uymaktan menediyor. İslam’ın ışığında sağlam bir itikat ve nizam inşa edip onu korumanın yollarını gösteriyor.

Öncelikle ehli kitabın hileli yollarına gitmemelerini yoksa neticenin küfür olacağını beliriyor.

“Ey iman edenler! Eğer o kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, sizi imanınızdan sonra gerisingeri çevirirler de kâfir ederler.”

Ehli kitaba uymak, onların telkinlerini dinlemek, kanun ve nizamlarını kabullenmek her şeyden önce İslam ümmetinin varlık sebebi olan kumandanlık vazifesini kaybettiğinin açık bir delilidir. Aynı zamanda Allah’ın nizamının hayata hâkim olmadığı, onunla yücelme ve ilerlemenin mümkün olmayacağı şüphesinin varlığına delalet eder ki, bu bile küfür filizlerinin canlanmasına yeterde artar bile…
Kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlar bu ümmeti iman ve itikadından uzaklaştırmaktan başka gaye gütmezler. Onların İslam ı ortadan kaldırmak için çalıştıklarından asla tereddüde yer yok.

Müslümanların ahlakının bu kadar bozulmasının bu Allah düşmanlarının telkinleri neticesinde olduğunu kim inkâr edebilir. Sokaklarda göğsü göbeği açık dolaşan kızlar kimin eseri?

“ Kitap ehlinden birçoğu hak kendilerine ayan beyan açıklandıktan sonra sırf nefislerindeki hasetten dolayı sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etmeyi arzu etmektedirler…” (bakara/109)

Bunların gayesi İslam ümmetindeki o sağlam iman kaynağını kurutmaktır. Bunu için ellerinden gelen hile ve desiselerini, güç ve enerjilerini sarf ederler. Açıktan açığa saldıramadıkları zaman hileli yollara başvuruyorlar ve adı Müslüman olan münafıklar vasıtası ile saldırıyorlar.

Bütün düşman güçler birleşip sarmaş dolaş bu imanı içinden boğmaya yelteniyorlar. Bir başka deyişle ev sahibini evinde boğmaya yelteniyorlar. Böylece İslam’dan uzaklaştırıp kendi bozuk sistemlerini süsleyip püsleyip Müslümanlara yutturmak istiyorlar. Bu gün İslam dinini sapık emellerine alet edenler İslamî örf ve adetlerimizi unutturmaya çalışanlar, sünneti yok sayanlar ahkâm’ı ilahiyi çarpıtıp saptıranlar o dersleri nereden alıyorlar?

Bunlara uyarak haktan uzaklaşmak imandan sonra küfre sapmak bir mümin için ne korkunç bir durum. İmandan sonra kendisini küfür bataklığında bulmak… Cennete ulaşmışken tekrar cehenneme dönmek… İman davası hazır bulunduğu ve dimdik ayakta olduğu halde küfre dönmek ne acı şey? Allah’ın ayetleri bütün canlılığıyla yeni inmişçesine bütün tazeliğiyle okunurken, Resulüllah’ın sünneti, hadisleri, telkin ve tavsiyeleri ümmetin arasında iken küfretmek ne korkunç bir akıbet… Ne acı ve ne büyük bir felaket. Hafazanallah!

“Allah’ın ayetleri size okunurken ve aranızda Allah’ın resulü bulunurken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’ın kitabına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir.” (Âli İmran/101)

Nasıl olurda küfredersiniz?.. Allah’ı bırakıp ta kitap ehline nasıl uyarsınız?..Oysa size Allah’ın ayetleri okunmakta… Bu ayetler doğru yolun özü, her iyiliğin başı, imanın da koruyucusudur. Bu ayetler Allah katından indiği günkü gibi bütün tazeliği ve canlılığıyla önümüzde… Sevgili peygamberimiz terk-i dünya edip yüce dosta kavuşmuş fakat hadisleri, sünnetleri aramızda ve kıyamete kadar da sürecektir.

Bu sünnetler ulema tarafından öyle tetkikle incelenmiş ki, adeta mikroskopla gözlenmiş, cımbızla seçilmiş. Resulüllah’tan sonra meydana gelen uydurma hadislerden ayırt edilip ayıklanmış – kur’an la paralel olan - saf ve berrak bir sünnet-i resul bütün berraklığı ile aranızda iken nasıl küfre düşersiniz.

Evet, iman nurunun sönmemiş olduğu demlerde mümin nasıl küfre dönebilir. Resulüllah (s.a.v.) gününü doldurup yüce dosta göçmüşlerse de Allah’ın ayetleri ebediyen bakidir. Resulüllah (s.a.v.) hidayet kaynağı hadisi şerifi yaşayacaklardır. İlk demde yaşayanlar gibi bizde bugün aynı hitabı ilahi ile karşı karşıyayız.

Kurtuluş yolu açık, kurtuluş sancağı çekilmiştir… Bu ayeti celile iman ile küfür yolunun ayrılış noktasında yanan bir fener ya da yoldaki bir trafik işareti gibidir.

Kim Allah’ın kitabına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir.”

Allah’a sımsıkı sarılmak kurtuluşun yolu!... Allah’ın kitabına ve resulüne sımsıkı sarılan muhakkak doğru yolu bulmuştur. Asla sapıtmaz tehlikeli durumlara düşmesinden de korkulmaz. Bu yol onu cennet’e ulaştırır.

Abdullah ibn-i Sabit’ten rivayet edildiğine göre: Hz. Ömer huzuru saadete geldi ve: “Ya Resulellah beni kurayza Yahudilerinden bir tanıdığa söyledim, bana Tevrat tan ayetler yazdı getirdi. Görmek ister misin?” dedi. Resulüllah’ın (s.a.v.) mübarek çehresi değişti. Abdullah b. Sabit diyor ki; “Ya Ömer Resulüllah’ın çehresini görmüyor musun?” dedim. Hz. Ömer: rab olarak bana Allah yeter. Din olarak İslam yeter. Peygamber olarak Muhammed (s.a.v.) yeter.”dedi. Resulüllah’ın çehresi yavaş yavaş aklaştı ve buyurdu ki;

“ Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer kardeşim Musa dirilip aranıza gelseydi, siz de beni bırakıp ona uysaydınız dalalete düşerdiniz!.. Ümmetlerden benim nasibime siz, peygamberlerden de sizin nasibinize ben düştüm.”

Cabir (r.a) den rivayet edilen bir hadisi şerifte Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlara bir şey sormayın. Onlar dalalette oldukları için size doğru yolu gösteremezler. O zaman siz ya batılı tasdik edersiniz yahut da hakkı tekzip edersiniz. Allah’a yemin ederim ki, eğer Musa aranızda (sağ) olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı.”

Aynı hadisin başka bir rivayetinde son cümlesi şöyledir: “ Eğer Musa ve İsa aranızda (sağ) olsalardı bana uymaktan başka bir şey yapmamaları gerekirdi.”

TAKVA

“Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun. (nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun)” (Âli İmran/102)

Kur’an da takva üç derecede zikredilmiştir.

1- Ebedi azaptan sakınmak için Allah’a şirk koşmaktan kaçınmak. İman “ve onlar takva kelimesine bağlandı.” ( Fetih/26)
2- Büyük günahları işlemekten ve küçük günahlara ısrar etmekten sakınmakla farzları eda etmektir ki, şer’an bilinen takva budur. (Araf-/96)
“o ülkenin halkı inanıp/Allah’ın azabından korunsunlar.”
3-kalbin sırrını Allah’tan meşgul edecek her şeyden kaçınmak ve bütün varlığı ile Allah’a yönelmektir.
“ey iman edenler Allah’tan hakkıyla (ona yaraşır biçimde) korkun.”emrindeki gerçek takvadır. (Âli İmran 102)

İbni Mesut der ki: “ Allah’tan hakkıyla korkmak; Allah’a isyan etmeyip itaat etmek, unutmayıp zikretmek, (hatırda tutmak) nankörlük etmeyip şükretmektir.” Bunlar unutma ve yanılma dışında ve kulun gücü nispetinde yapmakla mükellef olduğu şeylerdir ki, düşünülmesi imkânsız olan şeyler değildir.

Sait b. Cübeyr şöyle diyor: “ Bu ayet indiği zaman sahabe bununla amel etmekte çok zorlandılar. Hatta ibadet etmekten ayakları şişip alınlarının derisi soyuldu. Bunun üzerine Tegabun suresinin 16. Ayeti inzal oldu: “ Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun…” takvanın ölçüsü yoktur. Hudutsuzdur. Nasıl korkulması gerekirse öyle… Şükürle, zikirle, ibadet ve itaatle… Hududu yok… Gönül ona dayana bildiği kadar yaklaşabilir. Kalp bu yola ne kadar dalarsa ona yepyeni ufuklar açılır, bambaşka şevkler belirir. Allah korkusu ne kadar fazlalaşırsa gönül şevki de o oranda artar. Ulaştığı makamdan daha yüce makamlara ulaşır. Varabildiği dereceden daha ileri derecelere varır. Ve sonunda kalbin hiç uyumadığı tamamen uyanık kaldığı bir makama ulaşır. Evliyalar makamına…

Özet olarak diyebiliriz ki, ayet-i celile deki hitap: Allah’a karşı gelmekten sakının. Yani gücünüz yettiği kadar takva sahibi olun. Takva görevinizi tam olarak yerine getirin. Öyle ki, yapabilecek durumda olduğunuz halde yapmadığınız hiçbir şey kalmasın. Yani ibadetleri (farz, vacip, sünnet, müstehap…)tam olarak yapın. Haramlardan mekruhlardan hatta şüpheli şeylerden bile uzak durun. İşte takva budur.

Hz. Ömer (r.a) Übey b. Kâb (r.a.) a “takva nedir?” diye sordu. Übeyb; “sen hiç dikenli yolda yürümedin mi?” dedi. Hz. Ömer; “evet yürüdüm” dedi. Übey: “peki, o zaman ne yaptın?” diye sordu. Hz. Ömer: “eteklerimi toplayıp dikenlerden kendimi korudum.”deyince: “işte takva odur.”dedi.

Yolun dikenlerinden korunmak… bir başka ifadeyle trafik işaretlerine uymak. Şarampole, uçuruma düşmemek için iyice kenardan gitmemektir takva…

“…ve ancak Müslüman olarak ölün.”

Yani nefsinizi Allah’a teslim etmeden ölmeyin. Ayetteki ifade ilk bakışta ölümden sakındırıyor gibi ise de aslında İslam ı terk etmekten sakındırıyor. Ayetin tam tercümesi “sakın ölmeyin. Ancak Müslüman olduğunuz halde ölün.”dür. Yani ölüm size geldiğinde sizi İslam üzere bulsun ve siz İslam üzere ölün demektir.

Ölüm gizlidir. İnsan onun ne zaman geleceğini bilemez Müslüman olarak ölmek isteyen her dem Müslüman olmalı ve öyle yaşamalıdır. Hadis-i şerifte “yaşadığınız gibi ölür öldüğünüz gibi haşr olursunuz” buyruluyor. İnsanlar inandığı gibi yaşar. Yaşadığı gibi ölür ve öldüğü gibi de haşr olurlar. Mümin İslam üzere yaşarsa ölüm de onu o hal üzere bulur ve o mümin İslam üzere ölür.

Burada takvadan sonra İslam’ın zikredilmesi en geniş manasıyla teslimiyet ifade eder. Allah’a teslimiyet ve ona itaat… Onun nizamına uyup, onun kitabıyla hükmetmek…

ALLAH’IN İPİ

Toptan Allah’ın ipine sarılın ayrılmayın (dağılmayın)…” (Âli İmran/103)

Bunu bir önceki konuda geçen ayetle bağlantı yapacak olursak ki, bütün ayetler birbiriyle ilintilidir. Ayrıca bu bahse konu ayetler peş peşedir. Şöyle bir mana çıkar; Müslüman olarak ölmenin tek şartı İslam’a, kur’an a sımsıkı sarılıp onunla amel etmektir. Zeyd b. Erkam (r.a) dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Resulüllah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Ben sizin aranızda Allah’ın kitabını bırakıyorum. O Allah’ın ipidir. Ona sarılan hidayet bulur. Onu terk eden dalalete düşer.” Ebu Said el Hurdi (r.a) den rivayet edilen bir hadisi şerifte de:

“Ben sizin aranızda Allah’ın kitabını bırakıyorum ki, o gökten yeryüzüne uzatılmış bir iptir.”

İp kendisine yapışanı uçurumdan kurtardığı gibi kur’an da kendisine sarılanı cehennemden kurtarır.

“Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılan dağılmayın…”

Buna da yüksek bir yerden düşmek üzere olan kimsenin kopmaz diye bir ipe sarılması gibi, kur’anın himayesine sarılmak anlatılmaktadır. Uçurumdan düşen bir kimsenin sağlam ipe sarılarak kurtulması gibi… Kur’ana sarılan da cehenneme düşmekten böyle kurtulur.

Onulmayan yara dermansız dert dağılma bölünme ve çözülmedir. Ayrılmaya tefrikaya düşmüştür.

Girmeden tefrika millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

İman birliği iman kardeşliği ancak gönülleri durultur, kalpleri birleştirir ve Allah’ın sancağı altında toplar.

“Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın hani siz birbirinize düşmandınız. Allah kalplerinizin arasını uzlaştırdı da kardeş oldunuz…”

Allah’ın nimetini tahakkuk ettirmek için kardeşlik… Allah’ın nizamını tahakkuk etmek ettirmek için kardeşlik… Allah’ın nizamını dünyaya hâkim kılmak için kardeşlik…

Bu kardeşlik takva ve İslam ruhundan doğan bir kardeşliktir. Bu kardeşliğin esası Allah’ın ipine kelamına kitabına dinine nizamına sarılmaktır.

Yoksa baksa mefkûrelere, başka hedeflere yahut bir yığın cahiliye iplerinden biri ipin etrafında toplanıp birleşmek değildir.

Kavmiyetçilik duygularındaki kardeşlikler gibi… Mümin her hangi bir ırk etrafında toplanmaya kalkarsa diğer ırkları karşısına almıştır.

Medine de evs ve hazreç kabilesinin kardeşliğini çekemeyen Yahudiler bugünde Müslümanların arasında aynı fitneyi çıkarıyorlar. Bugün hiçbir Müslüman ülkenin bir diğerini sevdiğini göremezsin.

Hâlbuki bu ayet dindeki kardeşliğin nesepteki kardeşlikten daha önemli ve hayırlı olduğunu göstermektedir.

Ayette geçen şefa: taraf, kenar, Hufre ise; çukur demektir. Yani siz cehennem çukurunun kenarında idiniz.

Burada iki mana vardır:

1- İslam gelmeden önce küfür üzere idiler. Cehennem ile onlar arasında sadece o hal üzere ölmek kalmıştı. Eğer küfür üzere ölselerdi cehenneme düşeceklerdi. Allah onlara İslam ı nasip etti ve cehennemden kurtardı.
2- Evs ve hazrec kabileleri birbirleriyle düşman idiler ve daima savaş halinde idiler. Her türlü rahat ve emniyetleri kaybolmuş artık canlarından bezmişlerdir. Tam bu dönemde Allah İslam ile onların asındaki fitne ateşini söndürmüştü ve rasül vasıtasıyla kalplerinin arasını uzlaştırdı kardeş oldular.

Tarihi kinleri, bedevi ihtirasları, şahsi tamahları, birbirleriyle savaş için taassupla kaldırdıkları bayrakları bir kenara bırakıp tevhit sancağı altında toplandılar kardeş oldular. Her kez canından malından emin olarak yaşamaya başlayınca Yahudilerin hoşuna gitmedi. Yukarıda arz ettiğimiz fitne ateşini yakarak cahiliye devrindeki kötü hallerini geri getirmek istediler. Ancak Allah resulü buna engel oldu.

“İşte doğru yola erişesiniz diye Allah size ayetlerini böylece açıklıyor.”

Konuyu özetleyecek olursak buradan şu dersleri çıkarmamız gerekir;
1- Dinimize uymayan kimselere özellikle ayrılık işareti verenlere inanmamamız, uymamamız gerekir.
2- Takva ve teslimiyet ile Allah’ın dinine ve kitabına sarılmamız gerekir.
3- Ayrılığa düşmememiz, birbirimize düşman olmamamız gerekir.
4- Allah’ın bize ihsan ettiği nimetini hatırlamak ki bunun en başında gelen İslam nimetidir. İslam sayesindeki kardeşlik nimetidir.

Yani Cenabı Hak bize ipine sarılmamızı ve dinine tutunmamızı emretmiş, nimet olarak İslam ı vermiş, kuran ve peygamber aracılığıyla da kalplerimizi birbirine ısındırmıştır.

Fakat kalpleri çabuk paslanan bazı kimseler de buluna bileceğini ve bu pasların da vaaz ve irşatlarla, Allah’ı ve ahireti hatırlamakla silinebileceğine bir sonraki ayetlerle işaret edilmiştir.

DÜNYA HAYATI

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. (ki ebedi ve daimidir.) keşke bilselerdi.” (Ankebut; 64)

Dünya hayatı bir oyundan ibarettir. Bir tiyatro oyunu… Kur’an dünya hayatını bir tiyatro sahnesine benzetiyor. Zira tiyatronun tarihi M.Ö. 2000 li yıllara dayanır.

Kur’an’daki bu ifade mucizevîdir. Buradaki eğlence ve oyuncak tiyatrodaki sahnelere benzetilerek geçici olduğu bildiriliyor. Nasıl ki tiyatro sahnelerindeki roller tiyatro süresince devam eder ve oyun bitince rollerde biter. Aynı şekilde dünyadaki roller de kısa ve geçicidir. İnsana verilen rol, ölümle noktalanır. Ayetin devamında da belirtildiği gibi:

“…Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. (ki ebedi ve daimidir.) keşke bilselerdi.”

Kısa ve geçici rollerin bitiminden sonra normal hayatın başladığı gibi, insan için asıl hayat, ölümle noktalanan dünya sahnesindeki rolün bitişiyle başlar.

Bir tiyatro sahnesindeki aktöre düşen görev verilen role itiraz ya da isyan etmek değil, verilen rolü en iyi şekilde oynamaktır. Yani bir aktöre kral rolü verilmişse o kral rolünü en iyi şekilde oynamakla yükümlüdür. Kral rolündeki aktör ben kralım diyerek istediğini yapamayacağı gibi bu rolü sahnede iken kabul etmeme hakkına da sahip değildir. Ona düşen görev, rolünü en iyi şekilde oynaya bilmektir. Bir topalın ya da bir dilencinin rolü de verile bilir. Yapması gereken şey yine aynı şekilde rolünü en iyi şekilde oynamaktır. Bana niçin dilenci rolü verildi diye isyan etme hakkı yoktur. Çünkü ona göre ücret alacaktır. Rolünü iyi oynarsa ücreti o nispette fazla olacaktır ve de seyircinin beğenisini o nispette kazanacaktır. Tiyatrolarda krallar kral oldukları için alkışlanmazlar. Rolünü iyi oynayanlar alkışlanırlar. Mükâfatı da o nispette olur.

Kur’an da Hz. Allah bu dünyayı bir tiyatro sahnesi kadar bir müddet olarak ifade ediyor. Buradaki roller de geçicidir. Kim rolünü iyi oynarsa ahrette mülkün sahibi tarafında mükâfata mazhar olur ve semavatın sakinleri tarafından da övülürler (alkışlanırlar). Rolünü beğenmeyen ya da kendi istekleri doğrultusunda hareket edenler cezalandırılırlar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi hiç kimse rolünü kendisi seçme hakkına sahip değildir. Krala neden bir çöpçü rolü verilmemişte kral rolü verilmiş? Veya bir çöpçüye ya da bir dilenciye neden çöpçü ya da dilenci rolü verilmiştir diye kimsenin itiraz hakkı yoktur. Allah senaryoyu yazmış (levhi mahfuzda), rolleri taksim etmiş ve cüz’i iradeyi vermiştir. İnsan bu cüz’i irade ile rolünü güzelleştirmekle yükümlüdür. Bu cüz’i irade onun rolünü tayin eder. Yani iyi veya kötü oynamasını sağlar. Bu rol bir kötürüm rolü de olabilir, bir dilenci rolü de olabilir, bir kapıcı, bir memur, bir amir ya da bir prens rolü de olabilir. Hiç kimsenin buna itiraz hakkı yoktur. Çünkü bu mülkün sahibi bu rolleri taksim ederken herkese uygun olanı vermiştir. Aynı zamanda bu bir imtihandır. Bize düşen buna itiraz değil, rolümüzü iyi oynamaktır.

Evet, bu dünya hayatı geçici ve bir tiyatro sahnesi kadar kısadır. Aslolan ahiret hayatıdır. İnsan buradaki rolü ne olursa olsun isyan veya itiraz yerine Rabbim den geldi deyip severek en iyi şekilde oynamak suretiyle semavatın sakinleri tarafından alkışa ve kâinatın sahibi yüce Allah tarafından da mükâfata nail olmayı hedeflerse ahiret yurdunda huzur bulur ve mutlu olanlardan olur.

“Müminin derdi ile dertlenmeyen bizden değildir.” (hadis-i şerif)

MÜSLÜMAN!..

Sen cihan şümul bir davanın mensubusun. Dünyada olup bitenler karşısında hissiz, duygusuz kalamazsın. Bu gün dünya emperyalist güçlerin hegemonyası altında inim inim inlemektedir. İslam’ın yok edilmesi için girişilen bu savaş beynelmilel Siyonizm’in menfaatleri doğrultusunda gerçekleşmektedir.

Irak Amerika ve batının çizmesi altında inlemektedir. Emperyalist zihniyetin yardımıyla Yahudi Siyonizm’i genişleyip cihan hâkimiyeti kurmak için Müslüman masum Irak halkına büyük bir vahşet tertip etmiştir.

Kana susamış vahşiler, hürriyet çığırtkanlığı yapıp dünya cenneti vadeden ikiyüzlü, gözü dönmüş barbarlar Iraklı Müslümanların kanlı gözyaşlarıyla alay ederek vahşice saldırıyorlar. Senin iki cihanda önderin Hz. Resulüllah:

“Müminin derdi ile dertlenmeyen bizden değildir.” buyuruyor.

Hal böle iken dünya kamuoyu bu alçak zulüm karşısında susmakta, bizdeki hâkim mevkilerde olanlar da onların zaferi için dua etmektedirler.

Müminin dostu mümindir. En azından bu büyük musibete maruz kalan Müslüman kardeşlerimizin dertleriyle dertlenelim.

Bütün dünyada İslami hareket dev adımlarla yol almaktadır. İlerde zafer günleri bizi bekliyor. Şüphesiz zafer inananların olacaktır. “istikbal inkılabatı içerisinde en gür sada islam’ın olacaktır.” İslam yeniden gündemdedir ve ebediyen yaşayacaktır. İnananları, zalimlerin zulmü hak yoldan alıkoyamaz. Çünkü güneş balçıkla sıvanmaz.

Bir gün elbet bu vahşetin hesabı da sorulacaktır. O puşt (Bush) domuzu bilmelidir ki, Irak cani’lere mezar olacaktır.

Batıldan almış suyunu
Pas tutmuş karga beyni
Darvin’in alçak maymunu
Medeni sayılır bizde
Mustafa KARAKOYULU

ALLAH’TAN BAŞKASINA TAPANLAR

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na emsal edinir. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler. Zulmedenler azabı görecekleri zaman gibi, keşke bütün kuvvetin hakikaten Allah’ın olduğunu ve Allah’ın cidden pek çetin azabı bulunduğunu bilselerdi.” (Bakara/165)

Onların emirlerine, yasaklarına, arzu ve isteklerine itaat ederlerde Allah’a isyan içinde bulunurlar.

Böyle yapıldığı- Allah’ın adıyla yan yana zikredildiği ve kalplerdeki Allah sevgisine ortak edildiği takdirde- bu hal gizli veya açık bir şirktir. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan açığa yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi…

Onları Allah’ı sever gibi severler. Onları nimet sahibi, kurtarıcı olarak tanırlar. Onların sevgisini hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak tazim ve itaati onlara yaparlar. Allah’ın rızasını düşünmeden onların rızasını elde etmeye, kazanmaya çalışırlar. Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler. Ondan yardın bekler, ondan medet umarlar.

Bu ayetten anlaşılıyor ki, ilahlık manasında son derece sevgi bir esastır. Ve mabut en yüksek seviyede sevilen bir şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun mabut edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattir. Bunun için mabuda son derece itaat edilir.

İnsanlar tarafından böyle sevgiyle mabut mertebesi verilerek Allah’a denk tutulan şeyler çeşitlidir. Bir taştan, bir ağaçtan, bir madenden, bir ottan, bir insandan tutun da ruhlara, meleklere, gök cisimlerine, hatta cinlere, şeytanlara kadar ilah edinenler vardır.

Tefsir âlimleri; denk, emsal, benzer manalarına gelen “endad”ı bu tür hezeyanları “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, önderleri, başkanları, büyükleri” diye açıklamışlardır.

Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, kudret, makam, mevki, itibar, güzellik gibi herhangi bir umuda sebep sayılan dilberler, sevgililer, Kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları Allah gibi seven, onlar uğruna her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder.

Eski yunan, roma, batı medeniyeti (ki hiçbir zaman bir medeniyet olamamıştır) ve edebiyatında böyle muhabbet mabutlarının haddi hesabı yoktur. Bu duygu zamanına göre türlü türlü şekillerde ortaya çıkar. Hıristiyanlık ta bu ruhla doludur. Eski Romalılar Hıristiyan olmadan önce Zeüs’e Merkür’ün oğlu diyerek tapıyorlardı. Hıristiyan olduktan sonra eski dinlerindeki o batıl inançları Hıristiyanlığa taşıdılar. “İsa (hâşâ) Allah’ın oğludur” deyip Hıristiyanlığı tahrif ettiler. Batı ruhunda batı edebiyatında bu tür şirkler o kadar ileri gitmiştir ki eline bir kalem alan ve herhangi bir şiir söylemek isteyen sevgilisine ilah mertebesi vermeyi, en ufak bir işi övmek için hemen yaratma kudretini yakıştırmayı bir hüner, bir şeref addederler.

Bu son asırda bizim edebiyatımıza da bu girmiş durumda. Şarkılarda, türkülerde, şiirlerde bu tür hezeyanları görmek hiçte zor değil. Hatta birçoğu bu tür hezeyanlarla dolu…

Yeryüzündeki insanlık kavgaları hep bu tür zıt olan mabutların mücadelesi yüzündendir. Bu anlaşılmazlık ve ihtilaflar, her birinin arkasındaki binlerce dalkavuk tarafından körüklenir. İnsanlık günden güne ahlaki düşüklüğe sürüklenir. İlimlerin, fenlerin, sanatların, teknik ve teknolojilerin gelişmesi buna çare bulamaz. Aksine bu şirk ateşini yakmak için gaz ve benzin olarak kullanılır.

Peygamberlerden velilerden Allah’ın sevgili kullarından medet ummak, yardım istemek, onlara adak adamak, onlar adına kurban kesmek, mezarlarında mum yakmak, ip bağlayıp dilek dilemek, herhangi bir işinin olması için onlara dua etmek vs. de bunları mabut derecesine çıkarmak anlamına gelir ki bu da şirktir.

Bunun için Allah’ın peygamberleri, velileri gibi sevgili kullarını severken ayeti kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınılmalıdır. Allah için sevmekle Allah’ı sever gibi sevmek arasındaki farkı iyi bilmek gerekir.

Allah’ı sevenler Allah’ın sevgili kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil. Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda olanlarla beraber o yolda olurlar.

“(Resulüm) De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âli İmran/31)

Buna göre Allah’ın sevgili kullarını sevmek ve onlara uymak, onların yolundan gitmek şirk değildir. Aksine bu, Allah’ın sevgisine delil olur. Fakat hiçbir zaman bu sevgi Allah sevgisi gibi olmamalı..

“İman edenler ise Allah’ı daha çok severler.”

Allah’ı sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini ne başkalarını, ne şahısları ne değerleri, ne alametleri, ne de bir başka şeyi..

Allah sevgisi en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçülerin üstünde mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün sevgilerin fevkindedir Allah sevgisi…

“Zulmedenler azabı görecekleri zaman gibi, keşke bütün kuvvetin hakikaten Allah’ın olduğunu ve Allah’ın cidden pek çetin azabı bulunduğunu bilselerdi.”

Allah’tan başkasını Allah’a emsal edinenler hem hakka hem de kendilerine zulmetmişlerdir.

“Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.”

Ne olurdu bu günden Allah’ın huzuruna çıkacakları günü görebilselerdi. Ne olurdu zalimleri bekleyen azap gününe muttali olabilselerdi…

O vakit bütün kuvvetlerin, kudretlerin ve bütün hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli ve çetin olduğunu bilecekler, eşinin ve emsalinin bulunmadığını da öğrenmiş olacaklar.

MÜMİNLERİN VASIFLARI

Müminun suresinin ilk ayetlerinde kurtuluşa eren müminlerin ibadetlerinden, ahlaki yaşayışlarından ve nail olacakları uhrevi nimetlerden bahsedilmektedir. Nitekim Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.), bu ayetlerin inzalini müteakip “Bana on ayet indi ki, durumu bunlara uyan cennete girecektir” buyurdu ve bu surenin ilk on ayetini okudu.

“Şüphesiz müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtlarını verirler. Onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altındaki sahip oldukları (cariyeler) hariç ( bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde kim bunun ötesine gitmek isterse işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte asıl bunlar varis olacaklardır. (Evet) Firdevs’e varis olan bunlardır ve orada ebedi kalırlar.” (Müminun/1-11)

Hz. Ömer (r.a) in şöyle dediği rivayet edilir: Resulüllah (s.a.v.) a vahy indiğinde yüzünün yanında arı vızıltısı gibi sesler duyulurdu. Bir saat kadar bekledik, sonra kıbleye yöneldi. Ellerini kaldırarak şöyle dedi: “Allah’ım bize arttır, eksiltme. Bize ikram et, bizi küçük düşürme. Bizi tercih et, başkalarını bize yeğleme. Bizden razı ol ve bizi de hoşnut eyle” sonra şöyle dedi: “Bana on ayet indi. Kim o ayetlerdekilerle amel ederse cennete girer.” Sonra da bu ayetleri okudu.

“Şüphesiz müminler kurtuluşa ermiştir.” Burada nitelikleri belirtilen müminler kurtuldular.
“Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler”

Namazlarını huşu içinde kılarlar. Huşu hakkında âlimler üç görüş belirtmişler.
1. Kalbin korkması, nefsin alçalması, Allah’ın azametine saygı..
2. Azaların sakinleşmesi, takvayla Rabbinin huzurunda eğilmesi
3. Kalbin korku ile rabbinin azametine sığınarak nefsin küçülmesi ile azalarının teskin olmasıdır.
Yani huşuun aslı kalpte korku bedende ise azaların teskini ile rabbinin huzurunda saygılı olmaktır. Tercih edilen görüş namazda huşulu olmak; kişinin bütün kalbini namaza vermesi namazla meşgul olup diğer şeyleri zihninden çıkarması ve namazda Allah’ın huzurunda olduğunu unutmamasıdır.

Namazda huşuun işareti ise organların sakinleşmesidir ki, bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Elbiseyi düzelmekten, sağa sola bakmaktan, parmakları birbirine geçirmekten, saçıyla sakalıyla oynamaktan, esnemekten, parmaklarını çıtlatmaktan, herhangi bir yerini kaşımaktan vs. sakınmaktır.

Nitekim Resulüllah (s.a.v.) namazda sakalıyla oynayan birini görünce “Kalbi sakinleşseydi organları da sakinleşirdi” buyurmuştur.

Hz. Ayşe validemiz (r. anha ) buyuruyor ki: Rsulüllah’a namazda sağa sola bakmayı sordum. Buyurdu ki:

“O namazdan çalmaktır. Kul namazda başka yere bakar şeytan ondan çalar kaçar.”

İbni Sirin den rivayet edilmiştir ki; Önceleri Resulüllah ve ashabı namazda semaya bakıyorlardı. Bu ayetler inince secde mahalline bakmaya başladılar.

Hz. Ayşe validemizin (r.anha ) annesi Ümmü Rumman diyor ki: “Namazda sallanıyordum Ebu Bekir gördü bana öyle kızdı ki; az kalsın namazdan çıkacaktım. Sonra da şöyle dedi: Resulüllah’tan ( s.a.v.) işittim, buyurdular ki: “sizden biriniz namaza durduğu zaman her tarafı sakin olsun. Yahudiler gibi sallanmasın. Zira bu namazın tamamındandır.”
Bu anlatılanların aksi olursa namaz olur. Fakat sevaptan mahrum ruhsuz, şevsiz ve yavan olur. Kişi kıldığı namazdan bir haz, bir lezzet alamaz.

“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.”

Batıl, faydasız, hayırsız sözlerden fiillerden düşünce ve davranışlardan yüz çeviriler. Dünya ve ahirette insanlığa faydası olmayan sözlerden, dedikodu, gıybet, laf taşıma vs. den yüz çevirirler. Boş işlerle uğraşmazlar, boş fikirler peşinde koşmazlar.

“Onlar ki, zekâtlarını verirler.”

Buradaki zekât nisabı ve miktarı belli olan zekât değildir. Burada Allah yolunda yapılan tasadduk hayır ve hasenat kastedilmektedir. Çünkü bu ayetler Mekke’de nazil olmuştur. Nisabı, miktarı belli olan zekât ise hicretin ikinci senesinde Medine’de farz kılınmıştır.

“Onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altındaki sahip oldukları (cariyeler) hariç ( bundan dolayı) kınanmış değillerdir.”

Evet, onlar ırzlarını iffetlerini haramdan korurlar. Görünmesi haram olan yerlerini herkesin görmesini asla istemezler. Zina yapmazlar zinaya giden yollardan kendilerini korurlar. Öyle dar, sıkı, ince, şeffaf, vücut hatlarını meydana çıkaran elbiseler giyerek sokağa çıkmazlar. Bakanların dikkatini üzerine celp eden kıyafetlerle insanların karşısına çıkmazlar.

İslam’daki örtünün sebep ve hikmetlerinden biri hatta belki de en başta geleni dikkat çekici cezp edici kıyafetler giyerek insanların dikkatini üzerine çekmemektir. Çünkü bu insanı zinaya sürükleyen bir yoldur. İslam ise öncelikle zinaya giden yolları tıkar. Allah (c.c.) kur’an’ı Kerimde:

“Zinaya yaklaşmayın. Şüphesiz o ciddi bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”buyuruyor.
( İsra/32)

Günümüzdeki kadınların büyük çoğunluğu dar, sıkı, şeffaf elbiseler giyerek bütün vücut hatları belli olur bir şekilde sokaklarda dolaşıyorlar. Ne acı ki, başını örten de böyle örtmeyen de… Hz. Resul’ü Ekrem (s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Ümmetim üzerine bir zaman gelecek. O zamanda bir takım kadınlar olacak ki, üzerlerinde bir elbise vardır. Ama tıpkı çıplak gibidirler. Onların başları deve hörgücü gibidir. Onlar asla cennete giremeyecekler ve cennetin kokusunu dahi duyamayacaklar.”

Çıkmış şarlatanın biri “pardösünün altından pantolon giymek caizdir, mahzuru yoktur” demiş, kadınlar da pardösü, tayyör hatta gömlekle pantolon giymeyi moda yapmışlar. Başında başörtüsü sırtında gömlek veya tayyör ya da pardösü fark etmez, bacağında da daracık bütün vücut hatlarını meydana çıkaran pantolon sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor. Zavallı kendisi de onun örtü olduğunu belki inanmıyor fakat ne yapsın moda diye bir şey çıkarmışlar ve herkes (çoğunluk) öğle giydiği için örtü zannediyor. Merhum Necip Fazıl Kısakürek bu tür örtüler için büyük doğularda der ki: “üstü şişhane altı tersane neylesin Fatma bacı.”

“Onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.”

Bu emanetler yalnızca eşyaya has değildir. Allah’a ait haklar ve kullara ait hakları da kapsar. Vekâletler, velayetler, kulun emrolunduğu şeyler de emanetlerdendir. Sözler de öyledir. Allah’a verilen sözler, Resulüllah’a verilen sözler, insanlara verilen sözler, yapılan antlaşmalar ve taahhütleri içine alır.

Emanete riayet ederler hıyanet etmezler. Kendilerine güvenildiği zaman ihanet etmezler. Sözleşme yaptıklarında söz verdiklerinde sözlerini yerine getirirler. Ahde vefa ederler. Müminler hep ahitlerinde vefakârlık etmişlerdir. Münafıklar ise tersini yapmışlardır. Hz. Resul’ü Ekrem (s.a.v.): “münafıkların alameti üçtür. Konuştukları zaman yalan söylerler, emanete hıyanet ederler ve sözlerinde durmazlar.” buyuruyor.

“Onlar ki, namazlarına devam ederler.”

Namazlarına devam eder, terk etmezler. Huşu ile adap ve erkânına riayet ederek ve de vaktinde kılarlar. Burada Allah (c.c.) müminlerin vasıflarını anlatırken namazla başlıyor, yine namazla bitiriyor. Kur’an da en çok zikredilen namazdır. Yüzün üzerinde namazdan bahsedilir. Yetmişin üzerinde namaz emredilir. Bu da namazın üstünlüğünü, büyüklüğünü, önemini, faziletini ve olmazsa olmazlığını gösteriyor.

“İşte asıl bunlar varis olacaklardır. (Evet) Firdevs’e varis olan bunlardır ve orada ebedi kalırlar.”

Onlar temelli kalacakları Firdevs cennetin varisleridirler. Allah Resulü (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allah’tan Firdevs’i isteyin çünkü o cennetlerin en yücesidir. Firdevs’te bulunanlar arşın gıcırtısını iştirler.”

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Silinmiş farz edilsin sinelerden havf ı Yezdan’ın
Ne irfanın kalır tesiri emin ol ne vicdanın
M. Akif ERSOY

ALLAH KORKUSU

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr/18)

Her nerede olursanız olun ve ne iş yaparsanız yapın, Allah’tan korkun. O’na isyan etmekten sakının. Nifaktan, küfürden, zulümden, fısktan, isyandan, şeytanın tuzağından, şeytanın hilesine aldanarak kötü bir akıbete duçar olmaktan sakının, Allah’tan korkun..

Allah korkusu kalpteki bir haldir. Kalbi hassas kılar, uyanık tutar. Her halükarda kalp Allah’ı düşünür, korkar ve Allah’ın sevmediği bir halin kendisinde olmasından hayâ eder duruma gelir. Allah korkusunun temelinde bu vardır. Yani Allah’ın rızası olmayan şeylerden sakınmak, yaklaşmamak… Mümin bütün azalarıyla Allah’tan korkar.

“Müminler o kimselerdir ki, Allah’ı andıkları zaman kalpleri titrer.(gönülleri ürperir) Allah’ın ayetleri onlara okunduğu zaman imanları artar. Ve onlar rablerine tevekkül ederler.” (Enfal/2)

Mümin olduğunu iddia edip de gerçekte iman etmemiş olan münafıklar gibi Allah’ın ayetlerinden kaçmazlar. Böylelerini Allah (c.c) müddessir suresinde şöyle tasvir ediyor:
“Onlara ne oluyor ki, adeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi öğütten (ayetlerimizden) yüz çeviriyorlar?” (Müddessir/49,50,51)

Ebu’l-Leys Es-Semerkandi der ki; Allah korkusunun yedi alameti vardır.
1. Dilde belirir: Allah korkusu taşıyan kişi, dilini yalandan, dedikodudan, gıybetten koğuculuktan, iftiradan, boş sözlerden, alı kor. Allah’ı zikreder, kur’an okur, insanları irşatla ve ilmi konuşmalarla (ilimle) meşgul olur.
2. Kalpte belirir: Allah korkusu taşıyan kul, başkalarına karşı kalbinde kin, nefret, adavet (düşmanlık), haset barındırmaz. Resulüllah (s.s.v.) şöyle buyuruyor: “Ateş odunu yaktığı gibi haset de iyilikleri yer.”
3. Gözde belirir: Allah korkusu taşıyan kul, harama bakmaz. Kimsenin malına, ırzına, namusuna bakmaz. Ayrıca dünyaya aç ve muhteris (ihtiras dolu) gözlerle değil de ibretle bakar. Resulüllah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdular: “Kim gözünü haramla doldurursa Allah’a kıyamet günü onun gözünü ateşle doldurur.”
4. Karında belirir: Allah korkusu taşıyan kul, karnına haram lokma sokmaz. Resulüllah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdular: “İnsanoğlunun karnına haram bir lokma inice lokma midesinde kaldığı sürüce yerde ve gökte melekler tekrar tekrar ona lanet eder. O lokmayı hazmederken ölürse varacağı yer cehennemdir.” Kur’an da Cenabı Zül-Celal şöyle buyuruyor:
“Haram yiyenler karınlarına doldurdukları ateşten başka bir şey değildir.”
5. Ellerde belirir: Allah korkusu taşıyan kul, ellerini harama Allah’ın hoşnut olmadığı şeylere değil de Allah’ın razı olduğu, rızasına uygun şeylere uzatır.
6. Ayakta belirir: Allah korkusu taşıyan kul, Allah’a isyana giden yollara, günaha, Allah’ın yasak ettiği yollara değil de; Allah’ın emrine uygun ve O’nun rızasını kazandıracak işlere doğru yürür.. Âlimler ve Salihlerle buluşmak ve onlardan istifade etmek gayesiyle adımlarını atar.
7. Amelde belirir: Allah korkusu taşıyan kul, ibadetini Allah rızası için yapar. Riyadan gösterişten kaçınır. Birileri ona şu ameli yapıyor desinler diye hiçbir iş yapmaz. İbadetinde, hayır ve hasenatında riyadan kaçınarak Allah rızasını gözetir.

“herkes yarına ne hazırladığına baksın.”

Herkes kıyamet günü için neler yaptığına, kendisinden önce neler gönderdiğine bir baksın. Hesaba çekilmeden önce yaptıklarını düşünüp nefsini hesaba çeksin. Nefis muhasebesi yapsın. Hz. Ebu Bekir (r.a.): “Kabre azıksız giren, denize gemisiz girmiş gibidir” buyuruyor.

Bu mana kalbe gelir gelmez hemen amel defterini hatta bütün hayatının sahifeleri önüne seriliyor, hâsılatının hesabını bütünüyle tafsilatlı olarak yapıyor ki, yarın için ne hazırladığını bu günden görerek bilsin, hatalarını telafi etsin, eksiklerini tamamlasın ve yanlışlarını düzeltsin.

İşte bu tefekkür insana zayıf yönlerinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye, ne kadar hayır işlerde bulunmuş, ne kadar gayret sarf etmiş olsa da yine kusurlarının bulunduğunu ilham etmeye kâfidir.

Bir insan eğer hayır hasenat dağarcığı boş ise iyilik ve ihsandan nasibi az ise elindekilerden Allah yolunda sarf edememiş ve Salih amele de fazla itibar etmemişse yani kendisinden önce bir şeyler göndermemişse o insanın hali nice olur?

Allah’a ve peygamberine, imana, kur’an’a sarılmayıp, kendisine ölüm tattırılmayacakmış gibi, Allah korkusu olmadan, bir düzene girmeden, hayvanlar gibi hatta hayvanlardan da aşağı bir hayat sürenler, her canlıya ölüm geldiği gibi onlara da ölüm geldiği zaman gerçekten ölmüş olacaklardır. Yaşadıkları hayat tarzı sebebiyle orada maruz kalacakları muamele onları pişman edecek. “Keşke çürüyüp toprak olsaydık” diye sızlanacaklar. Fakat bundan bir fayda göremeyecekler. Bunun onlara bir faydası olmayacak. Ya da “ Ah keşke Allah’ı ve Resulünü tanıyıp itaat etseydik de bu hallere düşmeseydik” yahut da “ Ya Rabbi! Bizi tekrar dünyaya geri gönder. Sana ve sevgili peygamberin Hz. Muhammet (s.a.v.)e iman ve itaat ederek Salih amel işleyelim de o Salih kulların gibi biz de bu ebedi hayatta güzel muameleye muhatap olalım” diyecekler. Dünyada dökmedikleri gözyaşlarını dökecekler. Dünyada yapmadıkları niyazları yapacaklar ama heyhat… Çünkü oradan tekrar dünyaya geri dönüş yok. Bu ah ve figanlara, bu yakarışlara şöyle bir cevap verilecek: “Dünya ahretin tarlasıdır. Orada ekseydin burada biçecektin artık geri dönmeye de kudretiniz yok.”

Behlül dâne bir gün halife Harun Reşitle karşılaşır. Harun Reşit bu mübarek zata sorar:
- Ya Behlül nereden geliyorsun böyle? Behlül dâne hiç düşünmeden cevap verir:
- Cehennemden geliyorum.
- Ne işin vardı orada? Hazret cevap verir:
- Ateş lazım oldu. Cehenneme gidip de oradan biraz layım dedim. Fakat cehennemin bekçisi “ Burarda ateş yoktur” dedi. Nasıl olur? Cehennem ateş yeri değimli? Dedim bekçi “ Evet burası ateş yeri ancak buraya her gelen ateşini dünyadan getirir” cevabını verdi der.

Evet, oraya ateş götürmemek için işlemiş olduğumuz günahlardan tövbe edip Allah’ın dinine yaraşır bir Müslüman olarak Salih amel yani iyi ve yararlı işler yapmalıyız. Böylelerinin ölümleri aslında onların hayatları demektir. Zira onlar bu dünyadaki hayata bel bağlamazlar. Geçek hayat olan ahret hayatını beklerler. Çünkü Salih amel işleyene Allah cennet vaat ediyor.

“Cehennem ehli ile cennet ehli bir değildir. Elbette ki cennet ehli kuruluşa erenlerdir.” (Haşır/20)

“Şüphesiz iman edip Salih amel işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.” (…)

“Allah’tan korkun şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

ALLAH SEVGİSİ

“(Resulüm) De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. De ki; Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”
(Âli İmran/31,32)

Şüphe yok ki Allah’ı sevmek kuru laflarla olmaz. Vicdani bir aşkla da gerçekleşmez. Bu dava sadece Allah’ın Resulü’ne tabı olmak, O’nun hidayeti üzere yaşamak ve hayatta O’nun nizamını gerçekleştirmekle olur. İman da şüphesiz ağızlarda gevelenen laflardan ibaret değildir. Resulüllah’ın öğrettiği şekilde Allah’ın nizamını yaşamaktır.

Bu iki ayetten birincisi hakkında İbni kesir, tefsirinde şöyle der: “Bu ayet allah’a muhabbeti olduğunu iddia edip, fakat Resulü’nün göstermiş olduğu yola sülûk etmeyen her insan iddiasında yalancı olduğu hükmünü ortaya koyuyor. Ta ki her türlü söz ve davranışında o, şeriat-ı Muhammed iyeye ve eşsiz dine tabi olup Resulüllah’ın şu ifadesini düstur edinene kadar:

“Kim bizim emrimiz olmadan bir iş yaparsa o ret olunmuştur.”

Bu ayet, emri ilahiye muhalefet edenin küfre gireceğine işaret eder. Böyle bir sıfatla malul olanın da Allah tarafından sevilmeyeceğini ifade eder. Her ne kadar o kendi kendine Allah’ı sevdiğini iddia etse dahi bu böyledir.”

Siyer kitaplarına ve sağlam haberlere göz atacak olursak, ehli kitaptan ve müşriklerden birçoklarının Resulüllah’ın peygamberliğini ve onun doğruluğuna şahadet hiçbir zaman onların Müslüman olmaları için kâfi gelmediğini görürüz. Öyle ise buradan anlaşılıyor ki, İslam bu şahadetin de ötesinde bir iştir. O sadece mücerret bilgiden ibaret değildir. Ne sadece bilgi ne de sadece ikrar Müslüman’ı ifade etmeye yetmez. Aksine İslam, hem bilgidir, hem ikrardır, hem inkıyattır, hem zahiri ve hem de Bâtıni bütün azalarla dini ilahiye teslimiyettir, itaattir.

Bu dinin belli bir takım mümeyyiz vacipleri vardır ki, onlar olmayınca din de olmaz. Allah’ın şeriatına itaat, Allah’ın Resulüne ittiba, kitabullah’ın hükümlerine teslimiyet... İşte bütün bunlar İslam’ın getirmiş olduğu tevhit akidesinden fışkıran gerçeklerdir ve bu tevhit her şeyden önce ulûhiyette tevhittir.

ALLAH’IN KUDRETİNİN DELİLLERİ

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün bir biri ardından gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su (yağmur) ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır. (Bakara/164)

Said b. Mesuk hazretlerinden rivayet edildiğine göre Mekkeli müşrikler, Yahudilere Hz. Musa’nın mucizelerinin neler olduğunu sormuşlar. Onlar da; asasının yılan oluşunu elinin bembeyaz parlamasını anlatmışlar. Hıristiyanlara Hz. İsa’nın mucizelerinin neler olduğunu sormuşlar. Hıristiyanlar da; anadan doğma kör olanı, alaca hastalığına yakalananı iyileştirdiğini, ölüleri dirilttiğini anlatmışlar. Sonra Hz. Resulüllah’a gelerek: “Sen de Allah’a dua et, bize şu safa tepesini altın yapıversin de kesin bilgi ile imanımız ve düşmanlarımıza karşı kuvvetimiz artsı.” diyerek mucize istemişler.

Bunun üzerine Resulüllah bunu rabbinden niyaz etmişti. Allah (c.c) da vahiyle: “Bunu yaparım ama yine de yalanlamaya devam ederlerse, onlara dünyada hiç kimseye yapmadığım bir azap veririm.” burmuştu. O zaman peygamber’in (s.a.v.) “Ey Rabbim! Kavmimi ve beni kendi halimize bırak, ben onları günden güne davet edeyim” diye dua etmesi üzerüne bu ayet nazil olarak, bununla göklerin ve yerin yaratılması ve buna bağlı yaratılışların safa tepesinin altın olmasından daha büyük bir mucize olduğu beyan edilmiştir.

Siz Allah’ın vahdaniyetinden Rububiyetinden ulûhiyetinden saltanatından azametinden sanatından kudretinden kuvvetinden şüphe mi ediyorsunuz? Zat ve sıfatları hakkında delil ve mucize mi istiyorsunuz? İşte size delil… İşte size mucize gökler ve yer…

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında,…”

Şu gök Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, yüzüne bir bakın! Şu uzak mesafeler, bu kocaman cisimler, şu sihirleyici ufuklar ve meçhul âlemler… Baş döndürücü bu muhteşem fezadaki varlıkların yerlerini alışlarındaki intizam ve hareketlerindeki düzenlilik… Bilinmezlik örtüsüne bürünmüş insanoğluna pek az sır veren şu meçhuller âlemi, şu gökyüzü, şu semavat…

“Semaya bakmazlar mı, nasıl yükseltildi?” (Ğaşiye/18)

“Kendine has yollara sahip samaya ant olsun”
(Zariyat/7)

“Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve onu biz genişleticiyiz” (Zariyat/47)

Evet, şu üstümüzdeki her tarafımızı kuşatmış uçsuz bucaksız uzaklıklar içinde, sayısız yüksek gök cisimleri arasındaki uzun mesafeyi işgal eden nice cisimler ve galaksiler vardır ki kendine takdir edilen yörüngede yüzerler.

“Güneş, kendisine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu, azîz ve alîm olan Allah’ın takdiridir. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilal) olurda geri döner.” (Yasin/38,39)

O galaksiler o yıldız kümeleri öyle bir ahenk içinde seyreder ki, ne bir santim ileri ne de bir santim geri kalır. Ne bir saniye önce ne de bir saniye sonra hareket eder.

Denizleriyle, karalarıyla, dağlarıyla, dereleriyle, ovalarıyla, vadileriyle, çölleriyle, ormanlarıyla, pınarlarıyla, ırmaklarıyla, Madenleriyle, bitkileriyle bütün o göklere direksiz, kuşaksız bağlılığı ve ilgisiyle ayağımızın altında yuvarlanan yer küre…

“Dağlara bakmazlar mı, nasıl dikildi? Yerküreye bakmazlar mı, nasıl döşenip yayıldı?” (Ğaşiye/19,20)

“Yeri de biz yaydık, ne güzel döşeyiciyiz.” (Zariyat/48)

Oturtulduğu yörüngedeki seyri sebebiyle günlerin, gecelerin, ayların, mevsimlerin, yılların oluşması… Bütün bunlar Allah’ın varlığına birliğine, kudret ve kuvvetine delalet etmiyor mu? Şayet ortakları olsaydı; düzen bozulur, durum değişirdi, yaşam mümkün olmazdı.

“gece ile gündüzün bir biri ardından gelmesinde…”

Şu gece ile gündüze bakın. Birbiri ardı sıra gelmesi, birbirini takip etmesi, uzayıp kısalması, soğuk olması, sıcak olması… Hepsi Rahman ve Rahim olan Allah’ın kuvvet ve kudretine, sanat ve saltanatına delalet etmiyor mu?

“Gece de onlar için (Allah’ın kudretine işaret eden) bir alamettir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.” (Yasin/37)

“ Ne güneş aya yetişe bilir, ne de gece gündüzü geçe bilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye (akıp gitmeye) devam ederler.” (Yasin/40)

“İnsanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde…”

Avcılıkta, ticarette, taşımacılıkta, seyahatte, vs. insanların faydalandığı şeyleri denizlerde taşıyan koca okyanusun içinde bir nota konumunda olan şu gemilere bakın… bunu o suda yüzdüren kim?.. “ o, tabiat kanunu” diyecek olana o kanunu koyan kim? diye sorulur. Kadiri mutlak olan Allah değil mi? Bütün o kanunlar hiç değişikliğe uğramadan cereyan etmektedir. Bu da o kanunların tek bir güç tarafından konup icra edildiğinin delilidir. Şayet ortağı olsaydı düzen bozulurdu. İşte bütün bunlar bir olan, eşi ve benzeri olmayan Allah’ın birliğine, hâkimiyetine, saltanatına delalet eden alametlerdir.

“Allah’ın gökten indirdiği bir su (yağmur) ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında…”

Allah’ın semadan indirip yeryüzünü ölümden sonra dirilttiği yağmurda deliller vardır. Denizlerden, nehir ve göllerden yükselen buharların nasıl bir araya geldiklerinde azar azar ağırlaşıp bulut haline geldiklerinde, sonra da gökten yağmur olarak inen suda, yeri diriltmesinde… o yağmurun ve karın yere inerken birbirine çarpmamasında bir olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendisine muhtaç olan Allah’ın ulûhiyetine rububiyetine azametine kuvvet ve kudretine deliller vardır.

“Rüzgârın değişik yünlerden estirilmesinde…”

Bazen kuzeyden bazen güneyden bazen sıcak bazen soğuk esmesinde kimin bir dahli var? Kendi iradesine uygun olarak estirip yönlendiren Allah’ın kuvvet ve kudretine azamet ve vahdaniyetine delalet eden ayetler vardır.

“Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben sizi O’na karşı uyarıyorum.”

“ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde…”

Yerle gök arasında Allah’ın emrine boyun eğdirilmiş olarak yüzen şu bulutlara bak. Nasıl oluşup biriktiklerini, sonra yağmur damlacıkları halinde inerek dağıldıklarına ve onları yaratanın dilediği yönlere doğru saçıldıklarını gör… Evet, bütün bunları yaratan kimdir? Elbette bunlarda bir olan Allah’ın vahdaniyetine, subhaniyetine, azametine ulûhiyetine, rububiyetine, hâkimiyetine, sanatına, saltanatına, kuvvet ve kudretine, rahmet ve merhametine ayetler (deliller) vardır.

“Elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır.”

Ancak bu ayetler (deliller) aklını kullanan bir toplum içindir. Bunlar, aklı eren düşünen kimselere hitap eder.

ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAKTIR

“Allah’ın nurunu ağızlarıyla (üfleyerek) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. O müşrikler hoşlanmasalar da dinini bütün dinilere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak ile gönderdi.”(Tevbe/3,233)

Bu ayetlerde kâfirlerin dini islam’a, nur-u kur’an’a, risalet-i muhammed’iyeye, şeriat-ı kur’an’iyeye ne kadar düşman oldukları açıkça görülüyor.

O kâfirler sanki doğan güneşi ağızlarıyla üfleyerek söndürecekmiş gibi bu dinin nurunu batıl lakırdılarıyla, yalan, iftira, inkâr, fitne ve türlü desiseleriyle, uydurma sözleri ve yalan propagandalarıyla söndürmek için yapmadıkları çirkinlik kalmıyor. Başvurmadıkları rezalet kalmıyor.

Onlar Allah’ın nurunun tecellisini istemiyorlar. Ondan hoşlanmıyorlar. Allah (hâşâ) olmasın. Olsa da işlerine karışmasın. Hakkın nuru parlamasın, dünyayı aydınlatmasın, hüküm kendilerinin olsun istiyorlar. Yalanla, iftirayla, inkârla, yaygarayla, fitne propagandalarla hak ve hakikati söner sanıyorlar. Allah’ın kitabını ortadan kaldırmak, tevhit dininin ayılmasına, yaşanmasına mani olmak, Allah’ın kullarını boş lakırdılarla, ağız kalabalığı ile kendilerine kul etmek, kendi zulümlerine alet edip karanlıkta boğmak istiyorlar.

İslam ülkelerinde Müslümanlığı yok etmek ve İslam-i hareketi kırmak için sahte kahramanlar ihdas ediyorlar. Müslümanlığı yıkıp yerine din bağlılığından başka bağlılık, din sancağından başka sancak çekmek için çeşitli hile ve desiselerle oyunlarını yürütmek istiyorlar.

“Hâlbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Yarasanın güzü ışıktan rahatsız olduğu gibi İslam düşmanları da İslam’ın nurunun intişarından, ahkâm-ı ilahinin açığa çıkmasından rahatsız olurlar. Ellerindeki o batıl zulüm saltanatının yok olacağından korkarlar.

Ama yarasanın güneşten rahatsız olması güneşin doğmasına mani olmadığı gibi kâfirlerin ve onların uşaklarının ödleri de patlasa bu bir hakikattir Allah’ın nuru sönmeyecek ve mutlaka İslam dini gayesine ulaşacaktır. Buna hiçbir kuvvet engel olamayacaktır. Çünkü bu Allah’ın hak vadidir ve Allah’ın vadi doğrudur. Kâfirler istemese de Allah dinini muzaffer kılacak ve nurunu tamamlayacaktır.

Bu iman edenlerin kalplerine emniyet ve güven veren ilahi bir vaattir. Zorluk ve sıkıntıya, zulüm ve eziyete, kâfirlerin hile ve tuzaklarına, rağmen müminlere hak yolda devam etmek zevk ve azmini veren ilahi bir garantidir. Allah bizim gayretlerimizle bu nuru yayacak.

“O müşrikler hoşlanmasalar da dinini bütün dinilere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak ile gönderdi.”

Allah’ın dini (İslam) bütün dinlere üstün olacaktır. Resulünü hak ve hidayet üzere gönderen Allah’ın kesin vaadidir bu.

Allah nurunu tamamlayıp, dinini bütün dinlere üstün kılarken bunda bizim payımız ne olacak? Biz hangi gayretimizle bunun neresinde olacağız? Kul gayreti nispetinde mükâfat alacağına göre burada bizim payımız ne olacak? Her mümin kendini ona göre ayarlamalı ve bu nurun yayılması için gayret sarf etmelidir.

Bilmem niye mecbursun seyrine manzaranın
Ta kendisi olmuşsun paranla maskaranın
Anla dramı artık ortaya çıksın gerçek
Yapacağın iş basit oyuncuya boykot çek
H. Tevfik PAKSU

FİKRİ İŞGAL

Tarih boyu milletler arasında iki türlü işgal cereyan etmiştir. Bunlardan birisi fiili işgal, Yani silah zoruyla yapılan icbarî yollarla yapılan işgaldir. Diğeri ise fikri işgaldir. Ülkemiz üzerinde büyük emlerli olan haçlılar, bu emellerine ulaşmak için onlarca haçlı seferleri düzenlemişler. Fakat her seferinde hezimete uğramış, rezil rüsvay olup geri dönmüşler.

Artık anlamışlar ki bu seferlerle Müslüman olan bu milleti yok etmek mümkün değil. Bu defa fikri işgal yoluyla bu emellerine ulaşmayı planlamışlardır. Bunda da hatırı sayılır bir başarı elde etmişlerdir. Bunu basın yayın yoluyla gerçekleştirmişlerdir.

Asrısaadete de bunun örnekleri vardı. Ama o gün Müslümanlar uyanık davranıyor, Allah resulüne soruyorlardı. Müşriklerin planları bozuluyordu.

Mekke de müşrikler Müslümanlara olmadık eziyet ve işkenceler yapıyorlardı. Ama çoğalmalarını bir türlü önleyemiyorlardı. Bütün eziyet ve işkencelere rağmen bu çoğalmaya önlem almak için Dar’un-nedve de toplandılar. (Dar’un-nedve bu günkü anlamıyla millet meclisi işlevi gören bir yerdi.) Konu Müslümanların çoğalmasını önlemek, hatta Allah Resulünü yalnız bırakmaktı. Herkes fikrini açıklıyor, fakat hiç biri kabul görmüyordu. Nadir b. Haris dedi ki; “siz bir kervan hazırlayın ben o kervanla Şam’a gideyim kervandaki malı orada satayım oradan acem efsanelerine dair kitaplar getireyim Müslümanlara bedava dağıtalım. Böylece Muhammed’in (s.a.v.) yanına gidip kur’an dinlemekten vazgeçerler. Biz de rahat ederiz.” Bu fikir beğeni ile kabul gördü.

Nadir b. Haris bir kervanla Şam’a gitti. Kervandaki malı satıp, kisra sarayının hikâyelerine acem efsanesine ait ne kadar kitap mecmua varsa topladı getirdi ve Müslümanların geçtiği yolun üzerine kervanı boşalttı. Gelip geçen Müslümanların önünü kesip, onlara: “Siz Muhammed’in (s.a.v.) yanına gidiyorsunuz. O size Ad kavminin Lüt kavminin semud kavminin hikâyelerini okuyor. Onlar çok eski hikâyeler. Bakın biz size Şam’dan yeni hikâyeler getirdik. Oraya gitmenize gerek yok. Bunları okuyun. Oraya gitmeyin” dedi. Müslümanlar: “Kabul ederiz ama önce Allah Resulüne sormalıyız” cevabını verdiler.

Müslümanlar daha yolda iken Cebrail (a.s.) vahy getirdi:

“İnsanlardan bazıları bilgisizce kur’an’la alay etmek ve allah’ın yolundan saptırmak için boş sözleri zatın alırlar. İşte onlar için rüsvay edici bir azap vardır.”(lokman/6)

Bu ayet bir zümreyi canlandırır. İzleri belli olan bu kimseler her devirde ve her yerde mevcutturlar. Bu gün bunların menşei boyalı basındır. Ve bu günün Nadir b. Harisleri o basına sahip olanlar ve yazarçizer takımıdır.

Müslümanlara Allah Resulü bu ayeti okudu ve Müslümanlar Nadir b. Harisin kitaplarını almadılar. Müşriklerin planları suya düştü.

Bu günün Nadirleri, onun mirasçıları İslam’ı yok etmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Kalemlerinden akan zehirle öyle zehirliyorlar ki Müslümanları, Müslüman kendi kardeşine “mürteci” demeyi marifet sayıyor. Hakir görüyor, düşman oluyor.

Bunlardan kurtulmanın yolu ise onları boykot etmektir.

LİDER SEÇME

“O zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan kaçıp hızla uzaklaşırlar ve o anda her iki taraf da azabı görmüşlerdir. Nihayet aralarındaki bütün bağlar kopmuştur. Uyanlar şöyle dediler: ( Ah keşke bir daha dünyaya geri dönmemiz mümkün olsa da, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!) Böylece Allah onların işledikleri bütün işlerini kendilerine hasret, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkmazlar.” (Bakara/166,167)

Dünyada iken peşlerinden gittikleri kimselerin kendilerinden kaçtığı günü göre bilselerdi. O azabı o aradaki bütün bağların koptuğunu, ilgi alaka ve münasebetleri kesildiğini, ister reis, önder, lider, ister uyanlar herkes kendi derdine düştüğü günü…

O gün aldatıcı reislikler de, kumandanlıklar da yıkılacak. Başkalarını kurtarmak şöyle dursun kendilerini dahi kurtaramayacaklar. Allah’ın huzurundaki azabın karşısında aldatıcı reisliklerin acizliği ve zayıflığı anlaşılacaktır.

Dünyada hiç düşünmeden bazı kimseleri kendilerine lider edinen ve böylece batıl yollara sürüklenenler ahirette o liderlerin kendilerinden kaçıp uzaklaştıklarını görecekler. Ama elden ne gelir? Artık yapacak bir şey kalmamıştır. Her iki taraf için de azap kaçınılmazdır. Dünyadakinin tersine bu sefer uyanlar konuşacaklar. Fakat ne çıkar… Hiçbir faydası yok…

Sapık liderlere aldanarak tabi olanların kin ve nefretleri burada açığı çıkar:

Yüzleri ateşe çevrildiği gün, “Eyvah bize! Ne olurdu, keşke Allah’a itaat etseydik, resule de itaat etseydik!” derler. “Ey rabbimiz! Biz liderlerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar” derler. “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov.” derler. (Ahzab/66,67,68)

Ve dünyaya olan hasretleri artarak yeniden dünyaya döndürülmek isterler:

“ Ah keşke bir daha dünyaya geri dönmemiz mümkün olsa da, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de bizde onlardan uzaklaşsaydık!”

“Ne olurdu, tekrar yeryüzüne geri döndürülseydik de gerçekten aciz ve zayıf oldukları halde bizi aldatan sonra da azab-ı ilahi karşısında bizden uzaklaşan şu liderler bize geldiklerinde biz de onlardan böyle uzaklaşsaydık.” derler.

O gün, zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: “Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Ne yazık bana! Keşke falanı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.”
(Furkan/27,28,29)

Burası gerçekten uyulanlarla uyanların, sevilenlerle sevenlerin arasında cereyan eden karşılıklı nefret ve husumetle birbirlerinden kaçmalarının, birbirleriyle çekişmelerinin manzarası…

İşte burada cidden elem verici son karar geliyor:

“Böylece Allah onların işledikleri bütün işlerini kendilerine hasret, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkacak da değillerdir.”

İÇİNDEKİLER

Önsöz……………………………………………...
Güzel Söz Güzel Ağaca Benzer……….…..............
Kur’an I……………………………………………
Kur’an II…………………………………………..
Kur’an Mucizelerinden…………………………….
İslam Davasında Örnek Bir Nesil……….................
Hangi Müslüman…………………………………..
Müslümanların Zilletinin Sebebi…………………..
İnananlar Üstündür………………………...............
Kültürel Ve Maddi Kalkınma……………...............
Maddi Kalkınmanın Şartları………...……………..
Risalet………………………………………..…….
İslam Ve İrtica……………………………..……....
Diyalog Aldatmacası……………………..………..
İtikat Savaşı……………………………...………...
Kâfirlerle Dostluk………………………………….
Kâfirlere Uymak……………………………..…….
Takva………………………………………..……..
Allah’ın İpi…………………………………..…….
Dünya Hayatı………………………………..…......
Müslüman!.. ………………………………………
Allah’tan Başkasına Tapanlar………..…………….
Müminlerin Vasıfları…………………….…...........
Allah Korkusu…………………………..………….
Allah Sevgisi……………………………………….
Allah’ın Kudretinin Delilleri….……………………
Allah Nurunu Tamamlayacaktır……………………
Fikri İşgal…………………………………………..
Lider Seçme…………………………….….………

1 yorum on "Hakka Kulluk"

HUSEYİN ŞAŞMAZ (doğrulanmamış) said on Cum, 12/21/2012 - 02:22:

ES SELAM ALEYKÜM VE RAHMETULLAHİ VE BEREKETUHU EBEDEN VE DAİMEN HEM DÜNYEVİ HEM UHREVİ İNŞALLAH

" (Mu'min) kullarıma söyle konuştukları zaman sözün en güzelini söylesinler, çünkü şeytan aralarını ayırmak ister. şüphesiz şeytan insanlar için en büyük
düşmandir." isra-53
KARDEŞİM YAZINI ALDTM SİTEME EKLEDİM VE SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNDE YAYINLADIM.İSİMLERİN HEPSİNİ KALDIRDIM YANLIŞ ÇAĞRIŞIMLARA MEYDAN VERMEMEK İÇİN.
ALLAH'A EMANET OL.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

--

Sitemizdeki arabi ilimler köşesini zenginleştirmek için Üye olup müzakerelere katılmayı ihmal etmeyiniz

--

Son yorumlar

Anket

Arabi ilimler okumusmuydunuz:

Vankulu Lugatı